Midemdeki Kramplardan Kim Sorumlu Şimdi?

Yıldız Tar

Sayı: 177, Sayfa: 50-51

 

My body is a cage

That keeps me from dancing with the one I love

But my mind holds the key[1]

-

Bedenim bir kafes

Sevdiğimle dans etmekten beni alıkoyan

Lakin kafesin anahtarını zihnim elinde tutuyor[2]

 

 

Yazıya başlarken alıntıladığım bu şarkıyı ilk olarak 2010 yılında dinlemiştim. Hem Peter Gabriel versiyonu hem de Arcade Fire versiyonunu yeni çıktığım evimin eksik eşyalı odasında aylarca dinlediğimi hatırlıyorum. 20 yaşındaydım, Boğaziçi Üniversitesi’ne uyum sağlamakta zorlanıyordum, bir yandan örgütlenmeye kendim gibi olanları bulmaya başladığım, bir yandan da cinsiyetime ve cinsiyetlendirilmiş bedenime dair dertlerimin had safhada olduğu bir dönemdi. Her gün birtakım toplantılara, etkinliklere katılıyor, havalı cümleler kuruyor, eylemlerde sloganlar atıyor, derslerimi ekiyor, akşamları yeni tuttuğumuz ortak evimizin kendime ait odasında yorgan altında ağlıyordum. Neden ağladığımı bilmiyordum. Ancak öyle bir hüzün vardı ki üzerime çöken, baş edemez hale gelmiştim.

 

Yıllar geçtikten sonra fark ettim o hüznün sebeplerini. Açılmaya başlamıştım. Açılma eyleminin kendisi beni hem mutlu ediyor hem de korkutuyor, mutsuz ediyordu. Karman çorman bir duygular yumağının tam orta yerine düşmüştüm. Bunun sebebi de senelerce içime attığım, içimde yeşermesine asla müsaade etmediğim tüm duygularım bendini yıkmış, çağlayan bir ırmak gibi üzerime üzerime gelmesiydi. Ben üzerime gelecek duyguların sadece mutluluk, coşku olacağını sanıyordum. Oysaki onlar kadar korku ve hüzün de geliyordu. Kendime onca yıl bu duyguların hiçbirini yaşama izni verememiştim. Aşk acısı dahi çekmemiştim ki ben. Ergenliğim, bütün kudretimi kendimi saklamaya harcadığım bir kafesti. Utanç o kadar güçlü bir duyguydu ki başka hiçbir duyguya müsaade etmiyordu. Ne aşka yer vardı, ne öfkeye, ne hüzne, ne aşk acısına ne de başka bir şeye. Deyim yerindeyse sivil bir ölüm yaşatılıyordu bana. Vardım ama bir yandan yoktum. Var olabildiğim her an utancın gölgesindeydi. Ve birdenbire var olmaya başlayınca gecikmiş bir ergenlik de yaşıyordum. Benim ergenliğim beş on yıl rötarlı gelmişti.

 

Yirmili yaşlarında, belki de 13-14 yaşındayken yaşanması gereken duyguları bu yoğunlukla yaşamak o kadar tuhaf ve zorlayıcıydı ki. Bedenimin her zerresi tutarsızlık içerisindeydi. Kalbim heyecandan küt küt atarken, mideme kramplar girdiğini hatırlıyorum. Başıma korkunç bir ağrı girmişken, ellerimin dans etmek için kıvrıldığını... Anlayacağınız tam bir kaos hâkimdi bedenimin her köşesine. Düzen, nizam, intizam yıkılmış kaosun o yaratıcılığı hâkim olmuştu.

 

Elinizde tuttuğunuz bu derginin eski sayılarından birine sözlü tarih çalışmamız için yazarken yeniden bedenime dönmüştüm. O yazıda şöyle diyordum:

 

“Görüşmelerde ister istemez anlatılan tarihin benim de tarihim olduğunu hissetmeye başladım. Ve istisnasız her görüşmeci hatırlarken bedeninin bir parçasından bahsediyordu. Kalbinden, kafasından, karnındaki, karnındaki ağrıdan, karnındaki kelebeklerden, ellerinden, titreyen ellerinden, diz kapağından, kolundan, sinemada hafif hafif sürtünen beden parçalarından…

“Ben de bir süre sonra götümün yeniden farkına varmaya başladım. Hatırlayan ve unutan götüm. Neyi hatırlıyordu? Hatırladıkları unuttuğu neleri çağırıyordu? Ve unutulanlar hangi hatıralara gizliydi?”[3]

 

Yazı boyunca bedenin neyi, nasıl hatırladığını zihnim de yeniden hatırlamaya başladı. Pek de ehemmiyet vermediğim götümün nasıl hafızamın gizli arşivi olduğunu anlatıyordum. Utancın, arzunun, zorun, zorbalığın arşivi…

 

Ondan sonra bu sefer non-binary olmaya dair başka bir yazımda ellerime gidiverdim:

 

“El kelimesinin hem bir organı hem de yabancılığı, uzaklığı işaret etmesi ne kadar ilginç değil mi? Gün içinde belki de en çok kullandığımız organımız bir yandan da en uzağımız gibi. Benim için de ellerimin, ellerimin ayrıksılığının farkına varmam o yabancılığı çağırdı. Sılası gurbeti birbirine girmiş, yağmalanmış, kendisine kapılıp seller gibiydim. Ama akacak yer bulamamaktan muzdariptim. Nereye akacak olsam bir engelle karşılaşıyordum. Yüzüme erkeksin, erkek ol diyorlardı; arkamdan bu da biraz ılık, böyle erkek mi olur? Sorularına yanıtımın olmaz ayol diyemediğim uzunca bir süre bu “erkekliğimle”, erkeklerle cima eyliyor oluşum üzerinden bir yönelimim olduğunu fark ettim. Aslında bu hale bir yönelim dendiğinin. Ama yetmeyen bir şey, bir hal vardı o yönelme halinde. Hiçbir yere yönelmeden, durduğum yerde de bir şey değil miydim?”[4]

 

Koskoca bir salgının bütün dünyayı esir aldığı şu günlerde, bu serinin üçüncü yazısında bu sefer bedenimin diğer parçalarına götürmek istiyorum sizleri. Bunun için de biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor.

 

13 yaşlarında filandım sanırım. Sınıfımdaki erkeklerin birbirilerine çüklerini gösterdiği, boyunu ölçtüğü, toplu 31 törenlerinin düzenlendiği yıllar. Ben o törenlere pek istenmezdim. Gözüm kayardı. Ben zaten 31 çekmezdim birileri ile. Genelde ya seyirci olarak giderdim ya da yardımcı bir el. Tam o zamanlar ben bedenimin farkına varmaya başladım. Ve ne oğlanların ne de kızların düzenine uymadığımın… Bedenime benzer başka bedenler de vardı ancak benim bedenim benim kafesim gibiydi.

 

Ağır bir bunalıma girdim. Kendime zarar vermeye başlamıştım artık. Bana bir şeyler anlatmak isteyen bedenimi susturmak için bedenime zarar veriyordum. Yemek yemiyordum. Sigara içmeye başlamıştım. Benim bu amansız taarruzuma bedenim de tepki vermekten geri durmamaya başladı. Voila! 13 yaşında ülserim vardı artık.

Senelerce sürecek midemin kasılmaları, ağrılar, sancılar bana bir yandan da utancı anlatır olmaya başlamıştı. Karnımın ağrısı hiç bitmedi. Ne zaman birinden “Top, tekerlek, ibne” lafı duysam kasılmaya başlıyordum. Midemde kelebeklerin açması gerektiği yaşlarda midem başka bir hafızayı biriktiriyordu.

 

Öyle ki yazının başında dediğim 2010 senesine geldiğimizde hayatımın tüm kontrolü midemdeydi. Ben ne yaparsam yapayım midem her anıma müdahale ediyordu. Üzerime üzerime dolan o duyguları dinlemeye başlayana kadar da bu durum devam etti. Ardından azalarak bitti.

 

Sene 2020 olduğundaysa bu sefer salgınla birlikte eve kapanmanın kendisi bedenime dönmeye zorladı beni. Bu kapatılma hali bana açılamadan geçen onca yılı hissettiriyor. Başkasının bedenine dokunmanın bu kadar ayıplandığı, utançla yüklü olduğu bir dönemde gayrı ihtiyari bedenim başka hafızaları çağırıyor. Bir erkeğe dokunmanın utançla işaretlendiği o günleri, azıcık kırıttığımda yaşadığım korkuları. Zihin düzleminde birbirinden ayrı görünen bu meseleler söz konusu bedenin hafızasına geldiğinde ayrışamıyor.

 

Mantık ve tıp, evde kalmanın en doğrusu olduğunu söylüyor. Zihnim de buna uyuyor ancak bedenin hafızası sarmal ilerliyor. Birileriyle yazışırken eve çağırsam mı diye düşündüğüm anda midem yine kilitleniyor mesela. Ve bütün bu duygular yumağının içerisinde aklımda bir soru kalmaya devam ediyor: Ben bunları yaşamasaydım, bu eve kapanma beni bu hale getirir miydi? Bedenimin hafızasından kim sorumlu?



[1] Dark ve Euphoria dizileri ile tekrar popüler olan, Peter Gabriel ve Arcade Fire’ın seslendirdiği, Arcade Fire versiyonunu çok daha fazla sevdiğim şarkı

[2] Türkçeleştirme girişimim

[3] https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/bedende-tecessum-eden-hafiza-ve-arsiv

[4] https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/iyi-kizlar-cennete-kotu-kizlar-her-yere-non-binaryler-nereye-nereye-de-giderler