Başka Türlü Bir Diyalog

Hülya Üçpınar - Meryem Güldürdak

Sayı: 176, Sayfa: 49, 50

Bu çalışma sokağa çıkma yasaklarının başladığı dönemde, arkadaşlarımız ve dostlarımızı göremediğimiz, onlara dokunamadığımız bir dönemde başladı. Salgına dair belirsizliklerin bugüne göre daha fazla olduğu ve korkunun belirsizlikle karıştığı dönem…

 

Biz yakın arkadaşız ve birbirine paralel iki sokakta oturuyoruz. Gündelik ilişkilenmelerimizin yanı sıra birlikte bir üretim yapmayı hep istedik. En nihayetinde, bir fotoğraf çalışması yapmaya karar verdik.

 

Klasik bir fotoğraf çalışmasının yerine, objektifi kendimize çevirmeyi ve imgelerle diyalog kurmayı seçtik. Ağırlıklı olarak ikimizin fotoğraflaşması, fotoğrafla diyalog kurmamızdan oluşuyor. Aslında hibrit bir çalışma; yazı ve kolajı da barındırıyor. 

 

Bu diyalogda birbirimizle imgeler aracılığı ile konuşmayı hedefledik. Birimizin kendi halini/ruh halini anlatmaya yönelik ürettiği imgeleri diğerine göndermesi, diğerinin de bu imgelerin yarattığı çağrışımlarla kendisini anlatan başka bir imgeyle karşılık vermesi şeklinde gerçekleşti bu süreç.

 

Bu diyalogda biz, kendimizi, birbirimizi, çevremizi anlamaya çalışırken; tüm bunları bilinçli dönüşüme açtık. Sezgilerimizi takip edip kendimize ve birbirimize, çevremize açıklıkla bakmaya gayret, davet ettik. Hem zamanın kayboluşunda hem de aynı ‘an’da olmaktı. Olup biten, bitmeyen, olası şeyler içinde bir yolculuk... Kendi üzerimizden yola çıkıp sonra diğerinin imgesiyle/davetiyle karşılaşıp başka bir patikaya, yola kıvrılıp… Kendimiz ve birbirimizle ile ilgili keşifler yaptığımız bir yolculuk...

 

Bu bize aynı zamanda bir performans süreci de yaşattı. Düşündüğümüz, hayal ettiğimiz, hissettiğimiz şeyleri anlatmak için -ki birçok yerde içsel konuşmalar var- bedenimizi de kurgunun bir parçası olarak yaşadık.

 

Ürettiğimiz ve bize gönderilen imgelerle ilgili çağrışımlarımızı kaleme almak da sürecin bir parçası oldu. Görseli üreten, o görseli ifade eden bir şeyler yazsın, alan da, kendisine gelene dair çağrışımları kaleme alsın. Yani hem görsel üreteceğiz hem de küçük küçük bir şeyler yazacağız. Fotoğrafları birbirimize göndereceğiz ama yazdıklarımızı, çalışmanın en sonunda birbirimize göstereceğiz.

 

Böylece işe koyulduk. Fakat tabii önümüze koyduğumuz süreyi aştık ve bir süre sonra da akışa bıraktık. Mayıs’ta başladık ve Eylül’de tamamladık. Süreci artık tamamlayalım dediğimizde planladığımızın ötesinde, diyaloğun çok daha farklı boyutları olduğunu gördük.

 

Ortaya çıkan; yas ve keder, çocukluk, anılar, zaman, birbirinin içine karışmış, hangi zaman, ‘an’da olanlar, hafızamızdakiler, akışta olanlar... Karşılıklı iki kişinin, Hülya ve Meryem’in içerisi-dışarısının diyaloğudur da diyebiliriz.

 

Üretim süreci bizim için çok özel bir deneyimdi çünkü kendimize baktık ve o günlerde içinde bulunduğumuz ruh halimizi yansıtan ‘ben’i görmeye çalıştık. İçinde bulunduğumuz günleri ve duygu halini bedenimizle simgeleştirdik. Kendimizi fotoğraflayarak, yine kendimizi bakışımızın nesnesi haline getirdik. Aslında bir öz anlatı olan ve özel alana dair bu görselleri bir başkasıyla, birbirimizle paylaştık. Sonrasında da kendi görsel imgemizin, diğerindeki yansımasını, çağrışımını görme/okuma/konuşma olanağı bulduk.

 

Hülya: “İlk fotoğrafta büyük bir boşlukta sanki cenin olmuş bedenim, son fotoğrafta gülen bir yüze dönüşmüştü.”

 

Bu çalışmanın kendisi benim açımdan, pandemi sürecinde eve kapanmış olma haline açılan bir başka pencere oldu. Bu pencere daha çok kendime ama aynı zamanda Meryem’e, hem şimdiki zamana ama aynı zamanda hem geçmiş ve hem de gelecek zamana bakmamı sağlayan çok katmanlı bir analize dönüştü.

Özellikle kendi açımdan çok çarpıcı olan şeylerden biri, ilk fotoğraflarda tamamen içe kapalı olan bedenimin süreç içinde yavaş yavaş açılması oldu.

Bu kapalılık ve açılma hali, yaptığımız bu diyaloğa denk geldi diyebilirim ama sadece bir rastlantı demek de pek doğru olmaz. Üretim süreci aynı zamanda kendime zaman ayırma, süreçler üzerine daha cesaretli bir biçimde düşünme, ortaya çıkan imgelerle birlikte, yaşananları daha açık biçimde görebilmeyi kolaylaştıran, kendi içinde bir terapötik süreçti. İlk fotoğrafta büyük bir boşlukta sanki cenin olmuş bedenim, son fotoğrafta gülen bir yüze dönüşmüştü.

 

Bazı fotoğrafların yazılarını, çektikten hemen sonra yazmamıştım ama ne yazacağımı, benim için neyi simgelediklerini biliyordum. Ama artık bu çalışmayı sonlandıralım deyip de yazıları yazma aşamasına geldiğimde, artık ne o fotoğrafı çektiğim andaydım ne de o fotoğrafı çeken/çekilen kişiydim. Kocaman bir boşluğu ve yalnızlığı yansıttığım ilk fotoğraftaki gibi yalnız ve boşlukta değildim artık. Yazdıklarım, kendime yakınlık duyan, hikâyeyi önceden dinlemiş, kendime hısım birinin yazdıkları haline geldi.

 

Pandemiyle birlikte bilgisayar başında geçirdiğim zaman ve çevrimiçi çalışma, toplantı süreleri oldukça arttı. Kendimi ekranda daha fazla görmeye başladım. Ekranda kendine bakmak, aynada kendine bakmaya benzemiyor. İnsan, toplantılar sırasında kendi suretine takılıp kalıyor, oram sarkmış, buram kırışmış, şurada ne çok leke var gibi kendinden tiksinme ve barışma arasında gidip gelen bir süreç. Paylaştığım fotoğraftaki yaprak da çizgilerimi, ucundaki kurumuşluklar yaşımı ve kendime bakamama halimi temsil ediyor. Durumla barışma aşamasını tamamlayabilmekten hâlâ çok uzağım. Ama sözün kalabalığından uzaklaşarak, imgeler aracılığıyla yaşadığımız bu süreç en azından bu durumu ifade edebilme ve kamusal alanda paylaşabilme cesaretini verdi bana. 

 

Meryem: “Bu diyaloğumuz bana ilişkilerde ve iletişim biçimlerinde sonsuz olasılıklar olduğunu gösterdi.”

 

Yaptığımız ve ürettiğimiz şeye dışarıdan baktığımda, o andaki hislerimi düşündüğümde; zaman, belleğimde olan şeyler, geçmiştekiler ve de olup biten-bitmeyen, olası şeylerin akışkanlık içinde olduğunu görüyorum. Bu yolculuk benim için, her şeyin aktığı, akan şeylerin kendiliğinden kesiştiği ve yolda karşılaşmasıydı. Bilmediğim bir yolculuğa çıkmışım gibi.

 

Yaratıcı yöntemle diyalog kurmak beni “akış”ta olma haline ve görünürde olanların (çoğu zaman) illüzyon olduğu düşüncesine daha çok açtı. Gündelik hayatın akışında birbirimizi, kendimizi tanıdığımızı zannedebiliyoruz. Bu diyaloğumuz bana ilişkilerde ve iletişim biçimlerinde sonsuz olasılıklar olduğu ve bunları göz ardı etmeden ilişkilenebileceğimi gösterdi. Kendime ve herhangi bir konudaki düşünce ve duyguma karşıdan bakmamı sağladı.

 

Paylaşmış olduğum görsel “düşüp kalkma teknikleri” serisinden. Bu görseldeki, ben ve aynadaki yansımam, flu. Zaman zaman, hatta aynı gün içinde ya da aynı saat içinde bile duygusal ve düşünsel düşüşler, kalkışlar, iniş ve çıkışlar yaşarız. Çoğu şey gibi “ben” de düz sabit bir çizgide değildir. Eril, cinsiyetçi sistem, kendimizi sürekli güçlü ve sarsılmaz göstermeye, bizi olmadığımız gibi davranmaya iter. Benliğimize, bedenimize yabancılaşır, kendimizi çelişkiler içinde buluruz. Ben de düşeceğimi hissettiğimde, farkındalıkla güvenli düşme olasılıkları üzerine düşünmekteyim.

 

İmgelerle diyalog kurmak, zihnimi ve ruhumu genişletti. ‘İyi olma’ halimi açık tuttu. İlişkilere ezberlenmişlikler üzerinden değil, yaratıcı bir biçimde yaklaşmak, hayret duygumu ve merak etme halimi taze tuttu.

 

Foto - diyalog çalışmamız, ikimizin arasındaki diyaloğa, benim oluş halindeliğime, dönüşümüme ve sürdürülebilirliğime alan açtı.