Lubunca Üzerine Notlar

Anjelik Kelavgil

Sayı: 176, Sayfa: 45-48

Dünya genelinde yükselişe geçme eğilimi taşıyan sağ popülizmin farklı coğrafyalarda uygulamaya çalıştığı benzer politikalar; otokratik eğilimlerin artmasını, demokratik alanın daralmasını ve hak ihlallerinin yoğunlaşmasını beraberinde getiriyor. LGBTİ+ karşıtlığı, mizojini, zenofobi, ırkçılık gibi araçlarla hegemonyasını kurmaya çalışan sağ popülizm nefreti gündelik hayatın içerisinde sıradanlaştırmaya çalışırken; cis-heteropatriyarkanın tahakkümcü rejimini ezeli ve ebedi göstermek amacıyla hakikati eğip bükmek ve tahrif etmekten de geri durmuyor.

 

Yaratılan tahribat ortamında odağa alınan din, genel ahlak ve kutsal aile gibi mistik çağrışımlar lubunyaları gündelik hayatın sıradanlığından alıkoymaya çalışsa da, lubunya dehası bu alıkoymalara karşı her dönem olduğu gibi bu dönem de kendisini gösteriyor. Deneyimlenmekte olan sağ popülist parantezde diğer dönemlerden farklı olarak LGBTİ+ karşıtlığının çeşitli ittifaklar eliyle kurumsallaştırılması her ne kadar ürkütücü görünse de lubunyalar kendi tarihine bakarak bu pamuk ipliğine bağlı ittifakların çabalarını boşa çıkarabilecek deneyime ve bilgi birikimine sahip. Bu birikim karşısında LGBTİ+ karşıtı ittifakın tüm çabalarının boşa çıkarılacağı da bir gerçek. Bu gerçeklik, fobik nefret ittifakının kültürel hegemonyasını bir türlü kuramayışına dair serzenişlerinden tutun, magazin adı altında nefret kusan basit figürlerin linç tamtamlarının başında müzik kulağından yoksun ritimlerine kadar kendini hissettirmeye devam ediyor.

 

Lubunyalar geçmişlerine baktıklarında, bugün tüm propaganda araçlarıyla pompalanan nefret söylemlerinin öz itibariyle yıllardır aynı fobiyi ihtiva ettiğini göreceklerdir. Bir varoluş mücadelesi olarak bu fobiye karşı hayatta kalmanın yollarını kendi dehasında barındıran lubunyalar, toplumsal diyalog ve temas alanlarından dışlanmalarına rağmen kendi diyalog ve temas alanını inşa edecek yaratıcılığa sahip olduklarını tarihlerinde göreceklerdir.

 

Bir Direniş Olarak Lubunca

 

Lubuncanın tarihsel kökleri aranmaya başlandığında Osmanlı Devleti’nin dağılış dönemine kadar gitmek mümkün. Bu dönem milliyetçilik fikrinin tüm Osmanlı coğrafyasında kendini hissettirdiği ve ikame politikalarla bir ulus devlet yaratma dönemi olarak tarih sahnesinde yerini alıyor. Dağılan ve bu dağılışın ardından bugünkü sınırlarında bir ulus devlet olarak ortaya çıkan Türkiye tarihi de bu ulus devlet dönüşümlerinin yukarıdan politikalarla radikal bir biçimde uygulanmasıyla kendini gösteriyor.

 

Bu uygulama odağına Türk – Sünni – Erkek tipolojisini alarak makbul bir kimlik yaratmakta, makbul olmayan kimlikleri de bu odağa göre belirlemekte bir çekince görmüyor. Çeşitli kimliklerin bu tipolojiye göre hizalandırılması süreci hâlen devam etmekle beraber; erken dönem Türkiye’sinde heteroseksüelliğin bir norm olarak ortaya çıkması da bu tipolojinin doğal bir sonucu olarak inşa edilmeye başlıyor. Özellikle geç Osmanlı döneminde lubunyalığın sansür ve baskıyla sindirilmeye çalışılması politikası, genç Türkiye’de de son hız devam edebilecek bir atmosferi rahatlıkla buluyor.

 

Osmanlı’nın son dönemleriyle beraber kriminalizasyonu had safhaya varan lubunyalık, modern Türkiye’nin makbul görmediği bir kimlik olarak yok sayılmaya devam ediyor. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında deneyimlenen Kurtuluş Savaşı’yla cis het erkekliğin yüceltildiği bu dönem, Türkiye toplumunun lubunyalığı reddettiği, yok saydığı bir dönem olarak kendini ortaya koyuyor. Aynı yok sayışın diğer azınlıklar üzerinde de uygulanması kendi doğasına uygun bir biçimde ötekilerin yakınlaşmasını da beraberinde getiriyor. Dönemin İstanbul’una bakıldığında, mevcut ideolojinin makbul kimliği dışında kalan tüm azınlıkların, hem ekonomik hem de sosyolojik bir ihtiyaç olarak gettolaştığı alanlar iç içe geçmeye başlıyor. Bu iç içe geçiş, ötekiler arası diyaloğun derinleşmesine ve kültürel yakınlaşmaların ortaya çıkmasına neden oluyor.

 

Ekonomik alandan dışlanan ve makbul kimliğin sosyal alanlarından sürülen öteki kimliklerin yan yana geldiği gettoların yarattığı temas alanı, lubunyaların da bu alanlarda yaşayabilmesini ve bu temasa dahil olmasını beraberinde getiriyor. Pogromlar, sürgünler en nihayetinde 6-7 Eylül olaylarıyla simgeleşen öteki nefreti ve ötekilerin yok sayılması politikası; azınlıkları zorunlu seks işçiliği yaptıkları gettolarda yan yana getiriyor. Ekonomik alandan dışlanan kadınların ve lubunyaların aynı mahallelerde aynı sektörde kayıt dışı bir biçimde çalışıyor olmaları ve gündelik hayatı benzer biçimlerde deneyimliyor olmaları bugünkü Lubunca’yı oluşturan kelimelerin dile girişini de beraberinde getiriyor. Çingene dilinde seks işçisi kadın anlamına gelen “lubni” sözcüğünün evrilmesiyle ortaya çıkan “lubun” kelimesi “Lubunya”ya dönerken, bu dönüş Lubunca’yı da ortaya çıkarmaya başlıyor.

 

Ekonomik alandan sürülen gayrimüslim kadınlarla lubunyaların “ahlakı bozuk mahallelerde” bu yan yana gelişi, Lubunca’nın bir dil olarak genişlemesine neden oluyor. Aynı mahallelerde Roman, Rum, Ermeni kadınlarla gettolaşan Lubunyaların dili Lubunca; Romanca kelimeleri ve Rumca ekleri çoğunlukla bu dönemde kendi dil hafızasına katıyor.

 

Varoluşu yok sayılan Lubunyaların egemen erkeğin baskı ve şiddetinden korunma ve anlaşılmazlığın yarattığı gizlilik sayesinde güvenli bir alan yaratma ihtiyaçlarının bir ürünü olan Lubunca, 80’li yıllara gelindiğinde bir direniş biçimi olmaya başlıyor.

 

1980 askeri darbesi öncesinde Lubunyalar yavaş yavaş gettolardan çıkmaya başlıyorlar. O döneme kadar seks işçiliği yapmak zorunda kalan Lubunyalar, 1960 ve sonrası dönemde gece hayatında da boy göstermeye başlıyorlar. Gazino ve pavyonlarda sahne almaya başlayan trans kadın ses sanatçıları, oryantaller, konsomatrisler özellikle İstanbul gece hayatında başat bir unsur haline gelmeye başlıyorlar. Gettolardan çıkmaya başlayan Lubunyalar egemen cis-hetero dünyayla teması arttırmaya başladıkça, Lubunca daha da gelişmeye başlıyor. Cis-hetero dünyandan korunma ihtiyacının artması Lubuncayı daha da geliştiriyor; Roman ve Rum azınlıklardan dile geçen kelimeler yeni kelimelerle zenginleşiyor, lubunyalar dilleriyle beraber görünürlüğünü arttırmaya devam ediyor.

 

Birçok nedeni olmakla beraber cis-hetero Türk erkeğinin egemenlik krizlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan 1980 askeri darbesi; tüm toplumu zapturapt altına alırken Lubunyalar da bu darbenin şiddetini en ağır biçimde deneyimlemek zorunda kalıyor. İlk uygulamalarından biri Lubunyalara sahne yasağı olan darbe yönetimi, kolluk güçleri aracılığıyla Lubunyalara dönük baskı, şiddet, işkence, sürgün ve yok etme politikalarını çok yoğun bir biçimde uyguluyor. Darbeye kadar olan dönemde belli bir gelişkinliğe ulaşan Lubunca, darbe döneminde hayatta kalmanın bir aracı, direnişin bir parçası haline geliyor. İşkencehanelerde işkencecilerin anlamayacağı bir diyaloğa duyulan ihtiyaç Lubunca’yı daha da geliştiriyor. Polis şiddeti ve devlet baskısının yarattığı atmosferde yaşamda ısrar eden Lubunyalar Lubunca’ya sarılıyor. Lubunca denildiğinde akla askeri darbe döneminin gelmesi de esasen darbenin Lubunyalar’a uyguladığı şiddetin boyutunu gözler önüne seren bir hale dönüşüyor.

 

80’li yıllar aynı zamanda Lubunya gettolarının oluşmaya başladığı, Lubunca’nın da yoğunlaşarak 90’lı yıllara vardığı bir dönem olarak devam ediyor. Kendi mahallelerinde, kendi kültürleriyle komünale yakın bir biçimde yaşamını sürdüren Lubunyalar’a yönelen devlet baskısı ve polis şiddeti 90’lı yıllarda da artarak devam ediyor. Hortum Süleyman ile simgeleşen bu şiddet dönemi, yine Lubunca’nın hızla geliştiği ve derinleştiği bir dönem olarak kendini var ediyor. Cis-hetero erkeğin devlet ve polis yoluyla Lubunyalara uyguladığı şiddet dönemleri, Lubunca’nın daha da geliştiği ve kendi yapısal dönüşümlerini yaşadığı dönemler olarak ortaya çıkıyor. 2000’li yıllara gelindiğinde ise örgütlü mücadeleyle birleşen Lubunca, kendi kurumsallaşması içerisinde kalıcılaşıyor ve bu kalıcılaşma direnişçi reflekslerini koruyarak bugüne kadar geliyor.

 

Ana akımlaşmalı mı, anaakımlaşmamalı mı?

 

Lubunca’nın doğduğu, geliştiği ve lubunyalar arasında kitleselleşerek bir kültürel miras haline geldiği tarihsel dönemeçlerin ardından bugüne bakıldığında Lubunca’nın ana akımlaşmaya başladığı görülüyor. Özellikle internet ve sosyal medya kullanımının yoğunlaşması; Lubunyalar’ın kendilerine biçilen tüm toplumsal katmanlardan taşarak hayatın her alanında var olmaya başlaması bu ana akımlaşmayı doğrudan ya da dolaylı olarak yaratan bir zemin sağlıyor.

 

Lubunca ana akımlaşmasının faydaları olduğu kadar zararlarının olduğunu da söylemekte yarar var. Ana akımlaşmanın sağladığı yararı toplumsal kabullenişin genelleşmesi ve Lubunyalar’a yönelen şiddet ve nefrete karşı kitlesel sahiplenişin sağlanması bakımından ele alabiliriz. Ancak Lubunyalar’a has bir kültürün cis-hetero kitleler tarafından gündelikleştirilmesi hem Lubunca’nın özünü kaybetmesine hem de Lubunyalar’ın kendilerine ait güvenli alanları yitirmesine yol açıyor. Cis-hetero kitlelerin Lubunca’yı keşfederek ağızlarına pelesenk etmesi Lubunya kültürünün cis-hetero yağmasıyla yok edilmesi tehlikesini de beraberinde getiriyor. Güvenli bir alan yaratan Lubunca’nın bu biçimde ana akımlaşması, Lubunya dostu görünen ünlüler tarafından pandalaştırılarak eğlenceli bir kültürel ikonaya dönüştürülmesi tehlikesini doğuruyor.

 

İçinin boşaltılarak kuklalaştırılmasına izin verilmemesi gereken Lubunca’nın korunması tüm Lubunyaların sorumluluğunda. Faydalı yanları görünse de yapısal zararları getiren ana akımlaşma haline karşı Lubunya dehası Lubunca’yı da dönüştürerek kültürünü korumaya devam ediyor. Çeşitli dil oyunları ve kelime değişiklikleriyle ana akımlaşan Lubunca kelimelerin yerine yenilerini getiren Lubunyalar, Lubunca’nın sağladığı güvenli alanı korumak için bu Lubunya reflekslerini göstermek zorunda kalıyor. Lubunca’yı cis-het yağmasından korumanın yolu da yine bu Lubunya dehasından geçiyor.

 

Lubunya dostu gibi görünmeye çalışan cis-het’lerin Lubunca kullanarak sevimli göründüklerini sanmaları, Lubunyalığa bakış açılarının da ne kadar sorunlu olduğunu gözler önüne seriyor. Pandalaşma tehlikesine karşı Lubunyaları ve Lubunca’yı korumak da bugünün Lubunyaları’na düşüyor.

 

Ama Ben Lubunca Anlamıyorum

 

LGBTİ+’ların yaşamın her alanında var olması ve açık kimlikli LGBTİ+ öznelerin toplumun her katmanında kendini göstermesi Lubunca’nın tüm LGBTİ+’lar tarafından anlaşılamayan bir dil olarak algılanmasına neden oluyor. Doğrudur, her LGBTİ+ özne Lubunca bilmeyebilir, bilmek ve anlamak zorunda da değildir. Ancak kendi kültürümüzün ve tarihimizin sahiplenilmesi ve geliştirilmesi de tarihsel birer özne olan bizlerin sorumluluğunu beraberinde getiriyor.

 

Lubunca anlamak isteyen ancak anlayamayan LGBTİ+’ların bu durumu esasen Lubunyasosyal alanlara erişmekte yaşanan zorlukların bir sonucu. Halen yaşayan ve gelişerek yeni kelimelerle varlığını sürdüren Lubunca’yı anlamanın yolu da Lubunyasosyal güvenli alanlara erişmekle doğrudan alakalı.

 

Sağ popülizmin LGBTİ+ varoluşları özel hayat dört duvarına sıkıştırarak politik özünden koparma eğilimi de her LGBTİ+’nın Lubunca’ya erişimini ve kavramasını engelleyen faktörlerden biri olarak kendini gösteriyor. LGBTİ+ karşıtlığının varoluşumuzu depolitize etme girişimlerine karşı hamleler geliştirmek ve Lubunca’yı Lubunyalar için bir rehber kılmak da sanırım aktivistlere düşüyor.

 

Sokakta doğan ve sokakta gelişen politik bir dışavurum olarak Lubunca’yı anlayabilmek, Lubunca’nın politik yanlarını görmek ve depolitize etme hamlelerini boşa düşürmekten geçiyor.

 

Lubunca anlamak isteyen her Lubunya’nın işte tüm bu koşulları göz önünde bulundurarak hareket etmesi her geçen gün daha da önem arzediyor. Lubunyasosyalliğinin artması, güvenli alanların oluşması ve Lubunca’nın politik özünün anlatılması; özellikle pandemi döneminde giderek kaybettiğimiz diyalog ve temas zeminlerinin korunması ve geliştirilmesinden geçiyor.

 

Lubunyalar var oldukça, Lubunca da var olacak. 20-30 yıl öncenin Lubuncasıyla bugünün Lubuncası arasında ne kadar fark varsa yarının Lubuncası da bugünün Lubuncasından bir o kadar farklı olacak. Bunun bilinciyle Lubunyalararası diyaloğu koruduğumuz sürece Lubunca Lubunyaların dili olarak yaşamaya devam edecek.