Bir Diyalog İhtiyacı Üzerine Tartışmalar

umut

Sayı: 176, Sayfa: 41-44

Giriş

 

Yıllar önce bir Amerikan filminde, gözaltına alınan bir kişinin, arabaya bindirilirken kafasını çarpmasın diye başının üzerine polisin elini koyduğunu ilk gördüğümde inanılmaz etkilenmiştim. Öncesinde beyaz perdede ve ekranlarda, göz altına alınan bu kişiler “haklı” bir öfke ve gururla, çoğu zaman da ite kaka bindirilirdi polis arabalarına. Muhtemelen (ABD’de) mevzuatta bir değişiklik oldu, protokole bu hareket eklendi ve bundan sonra tüm diziler ve filmlerde bu “korumacı jest” çok alışıldık bir görüntü oldu. Hatta Türkiye?de çekilen diziler ve filmlerde bile bu görüntü artık oldukça kanıksandı.

 

Ejderha Dövmeli Kız filminde karakter hapishaneye girmişti. Bir sahnede bu karakteri tek kişilik hücresinde/odasında, İskandinav ülkelerine özgü o açık renkli ahşap masalardan birinin üzerindeki dizüstü bilgisayarında çalışırken gördüğümde de baya şaşırmıştım. Neredeyse şefkatli bulmuştum cezasını çeken kişinin bu konfora sahip olmasına izin verilmesini.

 

The Fall dizisinde, Gillian Anderson’ın canlandırdığı dedektif, Stella “Varlığımın her zerresiyle nefret ediyorum” dediği, öldürmek için kadınları seçen seri katili yakaladığında ona asla kötü muamele etmedi ve edilmesine de izin vermedi. Bu nedenle katile yakınlık duyduğuna dair direkt ve dolaylı eleştiriler aldı. Kılı kımıldamadı. Tek amacı çatlaksız, sapasağlam bir dava oluşturmaktı. Fail, işlediği tüm suçların sorumluluğunu almak ve cezasını çekmek durumunda kalsın istiyordu.

 

90’lardan bugüne iştahlı bir izleyicisi olduğum sinema ve dizi dünyasında özellikle son 10 yıl içerisinde failleri yargılama işinin mahkemelere bırakıldığını, kolluk kuvveti ve infaz ve koruma memurlarının bu süreçte gitgide profesyonelleştiğini ve işlerini yargıdaki “cezalandırma” kısmından ayırdıklarını, şüphelilere/hükümlülere olan tutum ve davranışlarını da bu şekilde kurduklarını izlemekteyim.

 

Türkiye’de adi suç işleyen bir kişinin, diyelim küçük bir hırsızlık yapan ya da kavgaya karışan kişi ya da kişilerin, karakolda bir miktar dövülerek evrak işine hiç bulaşılmadan, devleti “yormadan” cezalandırılarak (ıslatılarak) “Bir daha yapmayın haa” denerek salıverilmelerinin normal olduğu zamanlarda büyüdüm. Sanırım artık o kadar değil. Polisin (özellikle hak savunucularını) daha gözaltına alırken suçlarını sabit görerek ve kendisini de cezanın bir parçası atayarak ve hatta işlenen suç ne devlete, ne başkasına, direkt kendisine işlenmişçesine bir tutkulu öfkeyle, hınçla, gayretkeşlikle söverek, hırpalayarak, can yakarak, her anı bir cefa haline getirdiğini izleyerek büyüdüm, yetiştim. Bunca yıl içerisinde çok şey değişti de polisin kendisini halk, savcı, yargıç ve cellat olarak ataması değişmedi.

 

Değişecek.

 

 

Bir giriş de buradan

 

Günümüzde hak savunuculuğuna, aktivizme bulaşmışsanız; işe kendinizden başlamanız gerektiğini bilirsiniz. Geçmişte devrimci diye anılan pek çok kişi, örgüt, dünyayı değiştirme planları kurarken o büyük resimden başlarını kaldırıp kendilerine pek bakamamışlar gibi duruyor bugünden bakınca. “Acaba biz ne kadar ayrımcıyız? Acaba biz hiyerarşiden beslenerek kendi içimizde ezen - ezilen ilişkisi kuruyor muyuz?” gibi sorular sormayı akıl edememişler sanki. Global ve yerel apolitikleşme dönemlerinde hem muktedirlerin insanları apolitikleşmeye zorlaması/teşvik etmesi hem de devrimci örgütlenmelerin toplumdaki eşitsizlikleri yeniden yeniden kendi gruplarında üretmeleri insanları büyük ölçüde hak savunuculuğu alanından soğutan sebeplerden olmuştur diye düşünürüm.

 

Bugün bir aktivist, üzerinde çalışmaya başlayacağı ilk alanın, bizzat değiştirebileceği tek öznenin kendisi olduğunu biliyor. İçerisinde bulunduğu grup ve gruplarla, çevresiyle birlikte değişerek güçleneceklerini biliyor. Öyle ya, kendini değiştiremiyorsan dünyayı nasıl değiştirebilirsin? Şiddetsizliğin bilinen isimlerinden Gandhi’nin dediği gibi, “Hayal ettiğin değişimin kendisi ol”. Böylece yüzünü hiyerarşinin üst sıralarına çevirerek onun da değişmek zorunda olduğunu ayaklarını sapasağlam yere basarak söyleyebilirsin. Deneyimlediğin değişim seni güçlendirmiştir.

 

Bizler biliriz ki her davranışımızda, her kararımızda aynı zamanda politik bir pozisyon almaktayız. Bir şey satın alırken, sevgilimizden ayrılırken, öfkeyle kahretmek için sözcükler seçerken, bir yerden bir yere yolculukta, tüketim şekillerimizle, bir post paylaşırken, şunu ya da bunu yemeye karar verirken, geri dönüşüm için bir şeyleri ayırır veya bizimle dertleşen arkadaşımızı dinlerken…  Değişeceğini umduğumuz, değiştirmeyi hayal ettiğimiz dünyanın değişmezleşmesine katkı koymayalım; toplumun isyan ettiğimiz kodlarını pekiştirmeyelim isteriz. Bir gün içinde yaşayacağımızı hayal ettiğimiz dünyaya bir nefesçik, bir arpa boyu yaklaşabilecek, yeni ve yenilenebilen kapsayıcı kodlar için bir harf, bir işaret ekleyebilecek tutumlar, davranışlar, söylemleri içselleştirmiş, sindirmiş olarak ortaya koyabilelim isteriz. Değişimin kendisi olmak isteriz. Bunu kişisel gelişimimiz ile birlikte politik bir sorumluluk olarak üzerimize alırız.

 

 

Zihin akışı

 

Fail!

Bak orada bir fail var!

Arkadaşın Fail!

Eski sevgilin, geçenki kolin, sergide selamlaştığın, uygulamadan yazıştığın, postunu laykladığın, sarhoşken yürüdüğün, ayıkken yürüdüğün, yürümediğin, hiç tanımadığın da şurda dikilmiş otobüs bekleyen var ya, o bir fail!

 

İletişimi kes, sırra kadem bas, numarasını engelle, görmezden gel, suratını ekşit, kafanı başka tarafa çevir… Çünkü politik bir figür olarak artık aynı anda hem bir yargıç hem de infaz memuru olman gerektiğini düşünüyorsun.

 

Bunlar olmadığında fail aklayıcı olabilirsin, mağdur suçlayıcı olabilirsin. Fail olmaktan daha beter. Faille dayanışıyor, onu güçlendiriyor olabilirsin!

 

 

Sakin kafayla

 

Kadın ve LGBTİ+ hareketin her şeye rağmen gün gün güçlendiği zamanlardayız. Artan şiddet ve popülist söylemlere rağmen buradan geriye düşmeyeceğiz. Razı olmayacağız. Tırnaklarımızla geldik ve ardımız yok. Var değil. Hiç var olmamalıydı. Geriye atacak adımımız yok. Orası uçurum. Eşitleneceğiz! Kadın erkek, trans, cis, cinsiyette ikilikçi ve naikilikçi…

 

Bu noktaya gelene kadar birçok farklı başlık için birçok farklı yöntemle mücadele ettik/ediyoruz. En zoru duyulmaktı. Hâlâ da bitmiş değil. Çünkü mücadele ve kazanımlar, bir üstteki paragrafta her ne kadar şık bir şekilde ardımız uçurum diyerek hizalamış olsam da farklı coğrafyalarda, farklı alanlarda aynı hizada gitmiyor. Bin yıllardır alıştıkları üzere, görmüyor, duymuyorlar. Biz de daha yüksek sesle bağırıyoruz. Öfkemizi kuşanıp onun dönüştürücü enerjisiyle çığlık çığlığayız. Kulak arkası edemesinler, duymazdan gelemesinler, sorun yokmuş gibi yapamasınlar, hafife alamasınlar, üstünü örtemesinler, etrafından dolanıp kaçamasınlar diye. Bunun için bağırıyoruz onlara: Erkekliğe, Mizojiniye, Fobilere, bunları kuşanana, devlete: “Fail!”, “Failsin!”, “Durdurmuyorsan sen de failsin!”, “Duymazdan, görmezden geliyorsan sen de failsin!”, “Sorumluluk almıyorsan sen de failsin!”, “İdare ediyorsan, öncelemiyorsan, geçiştiriyorsan sen de failsin!”, “Üstünü örtüyor, hasıraltı ediyorsan sen de failsin!”.

 

İşte bunu yapıyoruz ve yapmakta haklıyız. Bunun bir sebebi, bir işlevi var. Faili tanıyor, biliyoruz. Erkeklik. Mizojini. Homofobi. Bifobi. Transfobi.

 

Biz yalnızca failin cezalandırılmasını istemiyoruz. Ayrıcalıklarıyla failliği bir hak gibi kuşanmasını sağlayan, hesap verirliği olmayan bu sistemi alaşağı etmek istiyoruz.

 

Bununla birlikte iyileşmek, iyileştirmek istiyoruz. Hayatta kalanla dayanışmak ona destek olmak, bu sürecin iyileşmesini, güçlenmesini önceleyecek şekilde kurulmasını istiyoruz.

 

 

İfşaya dair

 

Heteronormativiteyle, patriyarkayla, fobilerle mücadele etmek için şiddeti açığa çıkaran, netlikle ortaya koyan bir araç yarattık. Bu araçla erkekliğin tekerine çomak sokuyoruz. Onun bir şey yokmuşçasına dönüp durmasını sekteye uğratıyoruz. Ona silkelenmesini söylüyoruz: “Kendine gel! Beni dinle! Yaptığına bir bak! Verdiğin zararı gör! Sorumluluk al! Bir daha asla yapamaz ol! Yapıldığını gördüğünde susamaz ol! Bunca zaman kadınların ve LGBTİ+’ların uykuları kaçıyordu, şimdi artık senin uykuların kaçsın! Dur! Yapma! Sınırını bil!” diyoruz.

 

Ve erkek adaleti değil gerçek adaleti bulana kadar, daha kullanışlı bir yöntem bulmadıkça bu araçla devam edeceğiz gibi görünüyor.

 

Son yıllarda ifşa yöntemini kadın ve LGBTİ+’lar arasında, kendi şiddet davranışlarımızı açığa çıkarmak için de çoklukla kullanıyoruz. Öyle ya, şiddet davranışını ortaya koymak, konuşulabilir hâle getirebilmek için ifşayı kullanıyorsak, kadın ve LGBTİ+’lar içerisindeki şiddet davranışını da aynı şekilde ifşa etmemiz gerek… Gerçekten öyle mi acaba? Neden başka bir yol aramıyoruz? Başka bir yordam, başka bir yaklaşım? Ayrımcı olmamak için mi? Adil olmak için mi? Eşit davranmak için mi? Eşitlenemediğimiz bir dünyada beyaz cis hetero erkek faillerle, kadın failler, lubun failler aynı mekanizmalara tabi tutulabilirler mi? Eril tahakküm sınırları içerisinde ürettiğimiz bu yöntem, eğer o sınırların ötesine geçen bir tahayyül içerisinde konumlanmaya çalışıyorsak artık geçersiz olmasın mı? Burası artık şiddet davranışını ortaya koyabilmemiz, konuşulabilir hâle getirebilmemizin ancak ifşa yoluyla mümkün olduğu bir alandan daha fazlası olamaz mı? Biz başka türlü diyalog kuramaz mıyız? İfşayı kullanmadan önce tüm diğer yolları düşünebildiğimizden, bulabildiğimizden, tükettiğimizden emin miyiz?[1]

 

 

İfşa Envanteri

 

(Komünitede faillerin, hayatta kalanların, tanık olanların, çevrenin, eş, dost ahbabın, süreçle ilgili sorumluluk alanların çeşit çeşit hallerinden bir uyumsuz harmoni)

İfşasını alıp uzaklaşmış olanlar... İfşası olan ama yokmuş gibi olanlar... Ne şekilde kaç kere, hangi mecradan beyan verilirse verilsin yerine ulaşamayan ifşalar... Karşılıklı failleşmekten içinden çıkılamaz yumaklaşmış ilişki ağları... İfşaya ifşa, beyana beyan çok sesli monologlar... Az kabul edilmiş beyanlar, kısmen dilenmiş özürler, ayrıntının içerisinde boğulmuş hakikatler, anlatılmışsa da anlaşılmamış şiddet halleri... Gücü gücüne yetenler, arkadaşçılıklar, süreç yürütürken zorbalaştıklarını fark edemeyenler, duygularının akışına dayanamayıp süreçten kopanlar, ısrarcı takiplerle duyulur olmaya çalışanlar, karşıtını her yönden kuşatmaya çalışanlar, kımıldayamazlaşanlar, inkârdan başka çıkar yol görmeyenler, özür dileyeyim derken kendini kaybedenler, çok göze batmamayı seçenler, göz önünde olmamayı göze alamayanlar, failliklerinin miadı dolmuş gibi olanlar, üstünden ne kadar zaman geçse de içindeki ateşi söndürecek talepleri bulamamış olanlar, ne yardan ne serden geçemeyenler, arada kalanlar, kalakalanlar, korkanlar, güvende hissetmeyenler, susanlar, sessizleşenler…

 

Kafamda deli sorular

 

Harekette arkadaş çevrem içerisinde yakından tanıdığım failler var, daha uzaktan tanıdıklarım var, “Haaa o mu? Evet, evet biliyorum” dediklerim ve hiç tanımadan haklarındaki ifşaları okuduklarım ve bu şekilde tanıdıklarım var.

 

Failin kadın ve LGBTİ+ olduğu bütün bu hikayeler içerisinde içime sinmeyen bir şeyler var.

 

Bu faillere haklarını okuyan oldu mu? Bir avukat atandı mı? İfadeleri alındı mı? Sağlık muayeneleri yapıldı mı? (Ya da buna denk düşecek bir şeyler?)

 

Failin iyilik halini istemek fail aklayıcılığı mıdır? Ya da faille dayanışmak mıdır?

Failin iyilik halini gözetmek onu uyguladığı şiddetten sorumlu tutmamak anlamına mı gelir?

 

Fail yaptıklarının sorumluluğunu almasın, aman üzülmesin, acı çekmesin değil elbette. Üzülsün. Acı çeksin. “Ben neden, nasıl böyle davrandım? Ben nasıl oldu da bir başkasının acısına sebep oldum? Bunu nasıl telafi, tazmin edebilir; kendimi, hayatımı tekrar failleşmeyecek şekilde nasıl değiştirebilirim?” diye düşünerek bitimli, sonlu bir üzüntü, acı çeksin istememiz gerekmez mi? Cezaya, sosyal dışlanmaya, şiddete maruz kalarak tüm varoluşuyla direnç göstereceği, haksızlığa uğradığını düşüneceği bir üzüntü, acı yerine...

 

Failin failliğini açığa çıkarma ve devamında yaptırım uygulama sürecinin kendisi bir zorbalığa dönüşmekteyse failin de bir canlı olduğunu, onun da savunulması gereken hakları olduğunu kim düşünecek, zorbalığı kim durduracak? Kim duymazdan, görmezden gelmeyecek, kim başını çevirmeyecek, kim göz yummayacak? Kim görünür kılacak, açığa çıkaracak? Yoksa o kişi fail olduğu için özenilmemeyi de zorbalığı da hak mı edecek? Faille kendimiz failleşmeden yüzleşebilecek miyiz?

 

Telafi etmek, tazmin etmek ancak cefa çekmek, cezalandırılmakla mı mümkündür? Onarıcı adaleti konuşurken faili onarmaya ne zaman gelebileceğiz?

 

Bir failin failliği biter mi? Ne zaman biter?

 

Bütün bunları sormak, faille ilgili sorumluluk almak, beyan esastır ilkesiyle çelişir mi?

Bütün bunları sormak, faiilin iyilik halinin önemsenmesi, hayatta kalanın öncelenmesi ile çelişir mi?

 

Biz faille diyaloğu konuşmaya ne zaman başlayacağız?

 

Toparlamaya söz veremesem de deneyeceğim

 

İki cinsiyetin kutuplaştığı heteronormatif dünya içerisinde kadınlar ve LGBTİ+’lar, hayatlarında bu ikili cinsiyet sistemi ve patriyarkanın karşılarında bir güç oluşturduğu her bir anda, failin “erkeklik” olduğu bir maruz bırakılan konumunu alırlar. Bu grubun kendilerini gerçekleştirmeleri her daim ketlenir, sınırları tekrar tekrar çizilir. Cinsiyetlendirilmiş ve cinselleştirilmiş pek çok eylem; sınır aşımı, taciz ve saldırı olarak yaşanır. Cishet beyaz erkek ile aradaki güç eşitsizliği uçurumu, rol, norm ve makullük dayatması; bir tarafı olabildiğince sindirirken diğer tarafı bu artan alanı kullanmaya, o alana yerleşmeye ve o alanı hakkı olarak görmeye davet eder. Gözünü dikip bakma, yılışık bir sırıtış, aşağılayıcı, küçük düşürücü bir “şaka”, haddini aşan ısrarcı bir “flörtleşme”, gibi gündelik hayatın içindeki çok “sıradan”, “masum”, “zararsız” olduğu kolaylıkla, çekinmeden ifade edilen davranışları, kadınlar ve LGBTİ+’lar her seferinde endişe, korku olarak derinden deneyimlerler. Çünkü bu en basit davranışlardan her birinin, eğer kötüye gidecek olursa, kalıcı bir travmaya dönüşebilecek şekle gelebileceğini, utandırılacaklarını, hor görüleceklerini, fiziksel şiddete uğrayabileceklerini ve hatta öldürülebileceklerini gayet iyi bilirler. Bu durum maruz bırakılan taraf için bu şekilde yaşanırken fail tarafında derhal unutulan sıradan bir jest, mimik, başkalarına anlatılacak bir komiklik olarak yaşanabilir ve bu konuda ne kimse onları uyarır, ne de kimse onlara hesap sorar.

Özellikle Kadın ve/veya LGBTİ+ faillerle diyaloğu konuşmaya bir an önce başlamamız gerektiğini düşünüyorum. Kadın ve LGBTİ+ failler cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri üzerinden (ömür boyu süren) ayrımcılık ve şiddete maruz bırakılmanın hâlâ da "nesne"si, dolayısıyla hem feminist hareketin hem LGBTİ+ hareketin öznesidirler. Failleri halının altına süpürdüğümüzde, bizim olmadığımız yerlere sürdüğümüzde yok olup gitmiyorlar. “Sen 8 Mart’a katılamazsın”, “Artık buralarda örgütlenme” dediğimizde onları faillikleriyle yüzleştirmiş olmuyoruz. Evet biz sadece faili cezalandırmak için değil, hayatta kalanın bulunduğu alanı, hayatta kalan için güvenli alan[2] olarak korumak adına bunu yapıyoruz. Ancak böylece faili, hakkımız ve haddimiz olmayarak ait oldukları ezilenler grubunun özneliğinden çıkarmış (artık bu her ne kadar mümkünse) oluyoruz. Bizim alanlardan dışladığımız failler, hetero erkek faillere dönüşmüyorlar, o faillerin gördüğü desteği/dayanışmayı görmüyorlar. Aynı varoluşlarıyla altında her renge yer olan gökkuşaklarından, her kimliğe açık şemsiyelerden sürülüyorlar.

 

Faille davranışı ayırmayı, davranışı mahkûm etmeyi öğrenmemiz gerek. Faili sorumluluk almaya, dönüşmeye istekli olmaya teşvik etmek için elimizden geleni yapmıyor isek en başa dönüp kendimizde neyi değiştirmeyi atladığımız konusunu konuşmamız gerek.

 

Bize diyalog gerek.



[1] Bunu söylerken hayatta kalanın bu türlü bir duygusal, zihinsel ve hatta fiziksel emek verme sorumluluğu olduğunu söylemiyorum. Hareketin yeni yol ve yöntemler düşünmekle, hayatta kalanın ve failin çevresindeki kişilerin bu konuyla ilgili destek ve müdahalelerini kurarken bu çerçeveyi gözetmekle, sorumluluk alan bağımsız birey ve/veya örgütlerin süreçleri yürütürken ifşaya ihtiyaç duyulmayacak bir yol/alan oluşturabilmek için emek vermekle sorumlu olmaları gerektiğini söylüyorum.

 

[2] 2020’deki İstanbul Onur Haftası’nda “Güvenli Alan” başlığıyla yapılan etkinliğin çok verimli geçtiğini hatırlıyorum. Belki güvenli alanın nasıl bir alan olması gerektiği üzerine de konuşmaya, tartışmaya devam etmek gerek.