İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere, non binaryler nereye, nereye de giderler?

Yıldız Tar

Sayı: 174, Sayfa: 55, 56

Sınırları utançla, ahlakla, günahla, hastalıkla, sapkınlık ve dahi sapıklıkla, ayıplamalarla, şiddetle, kanla, zulümle çizilmiş bir sistemde, ikili cinsiyet rejiminde nerede durduğumu sorgulama hallerim yıllardır bitmedi, bitmiyor. Her seferinde kendi kuyruğunu ısıran yılan misali bir daire çiziyorum ve başa dönüyorum. Theodor Adorno’nun meşhur sözüne biraz bu coğrafyadan bir müdahale ile: Preze hayat doğru yaşanmaz!

Yanlış olanın sistem değil de ben olduğumu, uyum sağlayamadığımı ama sağlamam gerektiğini, doğduğumda önüme bakılıp bana atanan isim, cisim ve o isim ve cismin nişanesi cinsiyetin doğruluğunun tartışma dahi götürmez bir gerçek olduğunu, kafamın karışık olduğunu ve bu karışıklığın hiç de güzel bir şey olmadığını, sınırlara saygı göstermem gerektiğini, haddimi aşarsam tokatlar yiyeceğimi söyleyen hayatın pek de doğru olmadığını, yanlış bir hayatın bana biçilmek istendiğini fark etmem bayağı zaman aldı. Sanki terziliğe soyunan aile, toplum, öğretmenler, eş, dost, hısım, akraba, yedi yabancı, dış kapının dış mandalı bir olmuş beni ölçü aldıkları cansız bir manken gibi şekillendirmeye çalışıyorlardı. Aman kıpraşma, sen cansız mankensin konuşma, tut nefesini, ver şimdi, ama yarım ver, tamam dur, hareket edersen yersin iğneyi. İşin tuhaf tarafı terziliğe özenen bütün bu saydıklarım bana biçtikleri kıyafeti giymeme de müsaade etmeyecekti aslında. O kıyafet için de fazla zırıl, kırık, yeri geldiğinde tekerlek oluverecektim ilk kendimi saldığım anda. Cinsiyetler hiyerarşisi ve ikiliğine uymadığımı fark etmem biraz böyle oldu. Seneler sonra zırıl el sendromu diyeceğim o el hareketlerim terzilerin özene bezene biçtiği kıyafeti mahvediyordu. Ellerimden anladığım ben tuhaflığımı. İncecik, bakımlı, yumuşacık, kendi başına hareket eden, zarif ellerim ele veriyordu beni.

 

Oh eller, eller, eller, eller gibiyim

Kendisine kapılmış seller gibiyim

Sanki yağmalanmış yerler gibiyim

Şimdi neresi sıla, neresi gurbet?[1]

 

El kelimesinin hem bir organı hem de yabancılığı, uzaklığı işaret etmesi ne kadar ilginç değil mi? Gün içinde belki de en çok kullandığımız organımız bir yandan da en uzağımız gibi. Benim için de ellerimin, ellerimin ayrıksılığının farkına varmam o yabancılığı çağırdı. Sılası gurbeti birbirine girmiş, yağmalanmış, kendisine kapılıp seller gibiydim. Ama akacak yer bulamamaktan muzdariptim. Nereye akacak olsam bir engelle karşılaşıyordum. Yüzüme erkeksin, erkek ol diyorlardı; arkamdan bu da biraz ılık, böyle erkek mi olur? Sorularına yanıtımın olmaz ayol diyemediğim uzunca bir süre bu “erkekliğimle”, erkeklerle cima eyliyor oluşum üzerinden bir yönelimim olduğunu fark ettim. Aslında bu hale bir yönelim dendiğinin. Ama yetmeyen bir şey, bir hal vardı o yönelme halinde. Hiçbir yere yönelmeden, durduğum yerde de bir şey değil miydim?

 

Dura dura bir sel oldum erenler

Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı?[2]

 

Dura dura bir sel olan, bendini çiğneyip aşmak isteyen hallerim yönelimden başka bir şeydi. Taaa doğumda atanan bir meseleyle derdim vardı sanki. Önce ismimi değiştirdim, sonra cismimle oynadım. Voila! Bir Yıldız doğmuştu!

 

Trans kelimesinin beni nasıl rahatlattığını, transım dediğimde çektiğim o derin nefesi anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Artık bir sel gibi gezmeye başladım çeşit çeşit yerleri, kimlikleri. Kimi yerlerde misafirliğe gittiğimde ev sahipleri çok iyi karşıladı, kimisi kapıları suratıma kapattı. Baş köşeye oturtulduğum cinsiyetler de oldu, böyle kadın mı olur diye kovulduğum yerler de. Bazısı başta hoş geldin dedi, baktı misafirlik uzuyor, kira ödemeye niyetim de yok, kapı dışarı etti. Bu gezmelerin her birinde kendime dair bir şeyler buldum, keşfettim. Biraz punk rock turne hikayesi gibi şehir şehir gezdim. Konserler verdim. Detone çıktı bazen sesim, bazen notaları aştım yükseldim. Bütün bu gidiş gelişlerim, “kararsızlıklarım” beni ben yaptı. Ve yolda öğrendiğim en önemli ders, bu sınırları kanla çizilmiş cehennemî düzende yanlış sen değilsin. Sana bunu diyen kim olursa olsun kulak asma bitanem. Sen şarkılarını söylemeye devam et.

 

Türkçesini henüz bulamadığımız, belki de bulmamızın gerek olmadığı “non binary” denen ve trans şemsiyesi altında gördüğüm mevzuyla benim hikayem biraz böyle. Non binary’den anladığımsa aslında çok kişisel, kişisel olduğu kadar toplumsal.

İkilik dışı, iki cinsiyetin dışı diye tanımlanıyor yer yer non binary kimlikler kümesi. Ancak bu tanımlamada yine de bir kıble var. Bu kıble de erkek ve kadın olmak. Bu kıbleye göre pozisyon alan, bu kıblenin dokunulmazlığına el ya da dil uzatmayan bir yerde durmak telkin ediliyor. Çok ilginçtir, LGBTİ+ hareketinin “üçüncü cins” kavramsallaştırmasına, LGBTİ+ kimliklerin topyekun üçüncü cins olarak nitelenmesi ve bu yolla lezbiyenlerin ve/veya trans kadınların kadınlıklarının; geylerin ve/veya trans erkeklerin erkekliklerinin, biseksüellerinin varlıklarının, intersekslerin ise her şeylerinin inkar edilmesine uzunca yıllar karşı çıkması ile tezat gibi görünen non binary kavramının aslında tam da bu karşı çıkışı tamamladığını, bu karşı çıkışın görünmez ve kutsal kılınan sınırları belirgin kılmasına paralel bir şekilde o sınırların üzerinde ip atlamasına denk düşebileceğini yolda yürüdükçe fark ettim.

 

Normali kanla, şiddetle, ayıpla, günahla, sapkınlıkla, sapıklıkla, hastalıkla tarifleyen; tariflemenin de ötesinde inşa eden ikili cinsiyetçi rejim elbette ki beni de dışlamak ve ardından haddimi bilmem koşuluyla içermek için mekanizmalar geliştirecekti. Bu mekanizmaların adı normativite. Bu mekanizmaları yok etmenin, değişmez denilenleri değiştirmenin, hayatın olağan akışındaki güzellikleri görmenin yoluysa benim için kadın ve erkek denilen ikiliğe madikoli atmak. Kadınlar Venüs’ten, erkekler Mars’tan, birbirinden son derece farklı, asla eşit değil, birbirinin karşıtı diyenlere gökyüzünde yalnız gezen yıldızları göstermek. Belki böylece o yıldızlar yalnızlıktan kurtulur, cinsiyetler hapishanesinin duvarları ve tavanı yıkılır, şehre bir film gelir ve bir güzel orman olur hayatlarımız…

 


[1]İlhan Şeşen’in iç karartıcı şarkısından…

[2]Aşık Mahzuni Şerif