Giovanni’nin Odası’ndan Hiçliğe: Bir Sürgün Romanı

Süleyman Bölükbaş

Sayı: 171, Sayfa: 54,55

James Baldwin’in Giovanni’nin Odası (1956), David isimli Amerikalı bir genç adamın yıllar önce Joey isimli bir erkekle yaşadığı romantik & erotik tecrübeyle başlayan (Baldwin, 16: 1964) “erkeklik krizi” ve ailesiyle yaşadığı problemler sebebiyle Paris’e göç edişini konu alıyor. Paris’teki ilk yılının sonunda beş parasız bir haldeyken yolları Giovanni ile kesişiyor ve David kendi erkekliği ve cinselliği ile ilgili gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Amerika’dan ırkçılık gibi sebeplerle göç etmek –ya da sürgün gitmek- zorunda kalan Baldwin, bu romanda da kendini sürgüne vurarak gerçekliğini aramanın peşine düşen bir adamın hikâyesini anlatıyor bize. Kendini “hiçbir zaman evinde saymadığı (18)” ailesinin yanında “kendine bile kabullendiremediği” (18) eşcinsel arzuları, babasıyla yaşadığı sorunlarla da birleşince David bir nevi kendi evini, kendi gerçekliğini aramak için bir yolculuğa çıkıyor. Paris’te gey bar olarak nitelendirebileceğimiz bir mekânda barmen olarak çalışan Giovanni ile tanışıyor ve aralarında romantik bir ilişki başlıyor.

Romanın geçtiği yer olarak Paris’i ele aldığımızda, David’in cinselliğini tecrübe etmek için Avrupa’nın çok uygun bir arka plan olduğunu söylemek mümkün. Nasıl ki Edward Said’in de belirttiği gibi Doğu, Batılılar için cinsel vaatleri sunan ötekiyse (Ula, 2012); Avrupa da bir Amerikalı için bu vaatleri yerine getirecek “öteki” olarak değerlendirebilir. Bunu David de, Giovanni ile olan ilk diyaloglarında “New York’un, Paris’ten çok farklı bir yer” olduğunu dile getirerek Amerikalı birinin gözünden Avrupa’yı “öteki” olarak bize gösteriyor. New York için “20. Yüzyıl şehri” diyen David, Paris’in ve Avrupa’nın bir Amerikalı için “öteki” oluşunu şu sözleriyle anlatıyor: “Paris eski şehir, yüzyılların şehri. İnsan Paris’te bütün geçen zamanı duyuyor. New York’ta yoktur bu.’” (44). New York’un “yeni” bir dünyanın parçası olması açısından, Avrupa ve Amerika arasında Doğu ve Batı arasındaki ilişkiye benzer bir farklılık kuruluyor. Nasıl ki Batı ve Doğu arasında düalist bir farklılık varsa, David için de aynı farklılık Avrupa ve Amerika için geçerli. Bu da “eski” dünyanın bir parçası olan Paris’i – tıpkı Doğu gibi- cinsel vaatler sunan egzotik bir mekân haline getiriyor. Amerika’da cinselliğini özgürce ortaya koymaktan çekinen David, Paris’te erkek eşcinselliğinin (özgürce olmasa bile) bir şekilde ifade edilebildiği yerlerle karşılaşıyor.

Paris’te tanıştığı Jacques ve Guillame gibi yaşı olan, deyim yerindeyse varlıklarıyla genç adamları arzulayan veya davranış ve cinsiyet icrası açısından kendisinden daha feminen bulduğu bireyler David’in erkekliğini tehdit etmiyor ilk başta:“Bir erkeğin canı kadın çekse herhalde gider kendine bir kadın bulurdu; erkekle yatmak isteyeni de bunları istemezdi. Belki bundandır öyle durup durup çığlık atmaları” (37). David’in karşılaştığı bireylerin davranışlarına karşı tutumu, onların feminenliklerini hor görüp küçümsediğini açıkça gösteriyor. “Kadın çekse” ve “çığlık atmaları” sözcükleriyle de onları hor görmenin yanında kendini daha üst, daha maskülen bir statüde konumlandırdığını söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, David hâlâ erkeklere duyduğu arzuyla ya da eşcinsellik kimliği ile yüzleşebilmiş değil. Eşcinsel erkeklerle girdiği bu homo-sosyal etkileşimler bile, David’in onlardan üstün olduğu bir tahakküm çerçevesinde gerçekleşiyor.

David’in eşcinsel arzularıyla alakalı iç hesaplaşmalarını geri dönülemez bir şekilde açığa çıkaran da Giovanni ile tanışması oluyor. “…Birden uyanan, direten” ve “bütün varlığına el koyan” “yanları” (54), Giovanni tarafından açığa çıkarılıyor ve David, o sırada İspanya’da olan sevgilisi Hella’ya rağmen Giovanni ile yaşamaya başlıyor. Giovanni’nin odasında, kapalı kapılar ardında, David kendine ait çok önemli bir parça olan ve göründüğü üzere şimdiye kadar bastırmaya çalıştığı cinselliğini keşfetmeye başlıyor. Tüm bu yaşananların, karanlık bir odada yaşanmasının Baldwin tarafından yapılmış çok manidar bir seçim olduğunu söylemek mümkün. Dönemin gey kültürünün yaşandığı mekânlarda başka erkeklerle vakit geçirmekten çekinmeyen David için, kendi içindeki arzuları, saklanması gereken deneyimler olarak zuhur ediyor. David’in arzularını bu odaya hapsetmesinden, hâlâ içindeki ‘erkeklik’ kodları ve eşcinsel arzuları arasında sıkışıp kaldığı ve Giovanni’ye olan tutkusunun bu mücadeleden galip çıkamadığını anlayabiliriz kolaylıkla. Kimliğini ve aidiyetini bulmak için bu yolculuğa çıkan David için (eş)cinselliğinin önüne bir set olarak çektiği ‘erkekliği’, kendi varoluşunu anlamlandırmak için de hala en büyük engel.

Nitekim sonunda ‘erkekliği’, arzularına baskın geliyor ve hem Giovanni’yi hem cinselliğini o karanlık odaya bırakıp gidiyor. Bu noktadan sonra erkeklere olan arzuları nedeniyle hem Hella’yı hem de Giovanni’yi kaybeden David gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor. Kendini ve evinde hissedebileceği yeri bulmak için çıktığı bu maceranın, bizatihi kendinden kaçmak olduğunu fark ediyor. Bunu da henüz anlatının başında geçmişi hatırlarken şu sözlerle ifade ediyor: “Aradığım adamın, kaçıp kurtulmak için o kadar zaman harcadığım adamın ta kendisi olduğunu birazcık olsun sezebilseydim, alıp başımı buralara gelmezdim diye düşünüyorum şimdi” (29). David’in bulmaya çalıştığı ve kaçtığı insanın aynı adam olması şunu gösteriyor: David ‘erkekliğinden’, barışamadığı erkekliğinden kaçıyordu. Ama iç hesaplaşmalarını halletmeden çıktığı bu yolculukta kendini bulmak şurada dursun, bu şans eline geçmişken bundan kaçmayı tercih etti.

Bu bağlamda, Baldwin bu romanda bize kendini evde hissetmenin ve kim olduğunu bulmanın bir yerden bir yere sürgün edilmekte değil; insanın kendiyle hesaplaşmasıyla gerçekleşeceğini gösteriyor. “Ait olacağım yer ben onu yaratana kadar var olmayacak,”[1] (İşler, 2019) diyen Baldwin için görülüyor ki insanın kendi olabilmesi durağan olmayan, daimi bir süreç. Yapılan göçler, sürgünler ya da geziler insan kendi istemedikçe ona ait olabileceği bir yer sunamaz. Bu anlatıda da Baldwin, David’in başarısız ait olma girişimini anlatıyor. Çünkü David için yaptığı bu göç, ait olabileceği bir yer arayışı gibi görünse de aslında kim olduğunu inkâr etmeye devam ettiği bir süreç. David de Hella ve Giovanni ekseninde yaşadığı ilişkinin sonucunda Giovanni’nin ölümüyle bunu öğreniyor.

Sonuç olarak, Giovanni’nin Odası, sürgünün ya da göçün insanın içindekilerle yüzleşip huzuru bulmadan kendini ait hissedebileceği bir yer arayışına fayda sağlamayacağını gördüğümüz bir eser. David için de durum tam olarak bu. Onun da dediği gibi kaçtığı insan, aslında aradığı kişi. Asıl yapması gereken erkeklere duyduğu arzuyla barışabilmek. Ve bu aydınlanma, David’e çok pahalıya patlıyor. (Eş)cinselliğiyle barışması gerektiğini, ama dolaylı ama doğrudan, çok sevdiği bir insanın ölümüne sebep olarak öğreniyor.

REFERANSLAR

Baldwin, James. Giovanni?nin Odası. Ağaoğlu Yayınevi, 1964.

Hilal Isler. “James Baldwin Might Have Been Most at Home in Istanbul.” Literary Hub, 8

Apr. 2019, lithub.com/james-baldwin-might-have-been-most-at-home-in-istanbul/?fbclid=IwAR2-1CN6 I3eGNcWkg9LUIbIK43vFHQtXvgDddZONy5hAv87scsS5Wly0WE.

Ula, Duygu. Twentieth century queer literature and orientalism. Diss. 2012.

 


[1] Benim çevirim: ““The place in which I’ll fit will not exist until I make it”, “James Baldwin Might Have Been Most

at Home in Istanbul”, Hilal İşler, Mart, 2019.