Gitmek Üzerine

Ercan Jan Aktaş

Sayı: 171, Sayfa: 52,53

Göç dendiğinde ilk anda aklıma “gitmek” geliyor. Göç; siyasal, toplumsal ya da ekonomik nedenlerden dolayı bireylerin ya da toplulukların bulundukları, oturdukları, yaşadıkları yerleşim yerini gerilerinde bırakarak başka bir yerleşim yerine ya da başka bir ülkeye gitme eylemi ise, ben o zaman “gitmek” üzerinde durmaya devam edeceğim. Gitmek üzerine içsel tartışmalarım, zaman zaman da karamalarım oldu. Hatta en sonunda bu karalamalar GİTMEK isimli bir romana tamamlandı.[1] 

Ancak bende ‘gitmek’ iki derin nehir gibi ayrı ayrı akıyor. İlkinde, alıp başını ’gitmek’, yeni adreslerde çoğalmak iken, gitme eyleminin zorunluluğa bürünmesi ile “...gitmek daima bölünmektir”[2] haline dönüştü. 

Queer göç üzerine diyeceklerime queer bir isim olan Rosida’nın hikayesini ekleyerek devam edeceğim. Ben Fransa’da üç yılı geride bırakırken, Rosida İsviçre’de aynı zaman dilimini geride bıraktı. Böylelikle bir İsviçre ve bir de Fransa ile iki yaşanmışlık üzerinden yol alacağım. Türkiye’de iç yolculuklarda gitmeye güzellemeler yapan ben, ne zamanki “gitmek” kendi içinde zorunlu bir hal almaya başladı başka bir ruh haline büründüm. Ben de kendimden bu onarılmaz ruh halini beklemiyordum. İnsan hayat ve kavga içinde birçok şeyini onarabiliyor, ancak içinde zorunluluk olan ‘gitmek’ten kaynaklı ruh halinin nasıl onarılacağını hâlâ öğrenemedim. 

Rosida’ya “neden terk ettin?” diye sorduğumda Türkiye’de muhalif bir Kürt olmakla beraber cinsel kimliği ve de cinsel yöneliminden kaynaklı karşı karşıya kaldığı tehlikelerden söz etti. Daha önceden de yaşadığı kimi sıkıntılar ile bir kez daha karşı karşıya kaldığında bu kararı aldığını söylüyor. Bu durumda olan çok kişi var Türkiye’de. Bu tarafa geçtikten sonra, “bunu yapmak doğru olan mıydı?” tartışmasını içimde çok yaşadım, yaşamaya da devam ediyorum. Her şeye rağmen Türkiye’yi terk etmeden mücadelesine devam eden özellikle kadınlar ve de LGBTİ+’ları izliyor ve onların duruşlarından güç alıyorum. Bu konularda içinde geçenleri yazan sevgili arkadaşım Elif Avcı’dan alıntı yapmadan geçmeyeceğim; “Somut bir mekânda toplanmamız gerekmez. Yalnız olmadığımızı bilmek de bazen yeter. O nedenle gitmek isteyip de gidemeyenler, yalnız değilsiniz. Bilin istedim...”[3]

Bu tarafa geçtikten sonra yaşadıkları üzerinden Rosida ile devam ediyorum; “Buraya ilk adımımı attığında dil bilmemek; hiçleşmek demek. Kendini zayıf hissediyorsun.” Öncelikli sorunlar kişiden kişiye, ülkeden ülkeye de değişiyor elbette. Rosida için bu dil iken başka kişiler için çok başka şeyler olabiliyor. Öncelikle içinde doğduğun, büyüdüğün, anladığın bir kültürel atmosferden bambaşka bir kültürel atmosfere geçiyorsun. Bu ciddi bir bocalamaya neden oluyor, duygusal ve de psikolojik olarak buna dayanmak ve de direnmek hiç kolay olmuyor. Hatta bu durum seni duygusal/psikolojik kopuşlara da götürebiliyor.  

İç tartışmaların hiç bitmiyor. Bir yandan geldiğin ülkeye bir daha dönememe korkusu, “gelmekle hafızama ihanet ettim” psikolojisi… Bütün bu durumlar ile başedememe hallerindeyse içine düşülen büyük bir boşluk hissiyatı. Gelenlerin çoğunluğu bir şekilde Türkiye’de muhalif yapının, sokakların bir parçası olarak geliyor, burada aynı şeyi bulamama durumu da olabiliyor. Diğer yandan sürekli bir bağımlılık ilişkisi, zira kendi başına işlerini yoluna koyman o kadar zor ki! 

Her adımında hayata dair yeni bir şeyler deneyimlemeye devam ediyorsun; “O kapalı başvuru merkezine gitmek bana hapishaneyi hatırlattı.” Rosida iki yıl kadar İsviçre’nin Fransa sınırına yakın bir kampta yaşadı.[4] Buradaki deneyimlerini “Eşitlenme Korkusu” ve de “Neden bazı insanlar yeraltında yaşar?” makaleleri ile Kedistan sitesinde anlattı. “Normal” diyebileceğimiz yaşam koşullarına geçmek için Rosida çok yoğun bir mücadele verdi. Bunu aynı zamanda ve de aynı mekanlarda benzer deneyimler yaşayan, queer olan Havin Zana’nın yaşadıklarından da biliyorum.  

Türkiye’de erkek egemen/militer sistem, siyasetin en üst piramidi tarafından her gün yeniden yeniden üretilirken bundan en çok zarar görenler de kadınlar ve de LGBTİ+’lar oluyor. Erkekliğin bütün çirkin/çirkef ve de şiddet dolu halleri ile bezenen ‘makbul vatandaş’a verilen görev; hayatın her alanında “türklük”e ve de “aile”ye halel getirecek her şeye karşı teyakkuzda olmak olunca...  

Böyle olunca bu insanların güvenli yaşam alanlarını aramalarından daha doğal ne olabilir ki! Gerekli görülen bu adres/yer/ülke değişikliğinden sonra da, bu kez öncesinde çok da alışık olunmayan, kendimizde çok da görmediğimiz, bilmediğimiz yeni durumlar görüyor ve yaşıyoruz. Adım atmadan önce oldukça etraflı ve bütün olumsuzlukları ile düşünmekte fayda var.

 “Zaten yaşam bizde her yerde kavga!” demek de yetmeyebiliyor.

 


[1] https://www.evrensel.net/haber/394446/yarim-kalmis-bir-askin-politik-romani

[2] Gitmek, roman, Ercan Jan Aktaş / Kaos Çocuk Parkı / syf 5

[3] https://m.bianet.org/bianet/yasam/188629-bir-gidememe-hikayesi

[4]http://www.kedistan.net/2018/03/06/neden-bazi-insanlar-yer-altinda-yasar/

* Rosida şimdi L?école d?art et Design à Geneve?de reel sinema dalında eğitimini yaparken genç bir sinemacı olarak queercinema üzerine işler yapıyor.