Avrupa’da ve Dünyada Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Karşıtı Akımların Etkileri

Berfu Şeker

Sayı: 170, Sayfa: 53-56

Dünyada ve Türkiye’de, son yıllarda yükselen toplumsal cinsiyet karşıtı akımlar, kadın hakları ve LGBTİ+ haklarının küresel kazanımlarına saldırmaktalar. Kendilerini anti-gender (toplumsal cinsiyet karşıtı) ya da “gender ideology” (toplumsal cinsiyet ideolojisi) karşıtı gruplar olarak tanımlayan bu örgütlenmeler 2010 sonrasında Avrupa kıtasının farklı bölgelerinde ortaya çıkmaya ve çoğalmaya başladılar.[1] İtalya, Fransa, İspanya, Macaristan, Hırvatistan, Bulgaristan, İrlanda, Slovenya ve Amerika bu akımların görüldüğü ülkeler arasında. Bu akımların her biri, kendilerini yerel ve ulusal akımlar olarak tarif etseler de bunlar ulusaşırı örgütlenmeler… Coğrafi olarak farklı yerlerde görülseler dahi strateji, söylem ve eylemlilik açısından birbirleriyle hemen hemen aynı nitelikleri taşımaktalar. En büyük ortak özellikleri, kürtaj hakkı başta olmak üzere kadın haklarına, eşitliğe, LGBTİ+ haklarına karşı olmalarının yanı sıra fundamentalist (köktenci) referanslara sahip olmaları, ırkçı ve zenofobik söylem ve eylemleri desteklemeleri.

Bu örgütlenmeler aynı zamanda şiddete ve ayrımcılığa karşı hak temelli politika yapma biçimlerini ve jargonu taklit ederek, hak mücadelesinin içini boşaltıyor, post-truth (hakikat ötesi) çağının alamet-i farikası olan, mağdurla fail ilişkisini tersine çevirerek, failin “mağduriyetinin” siyasetini yapıyorlar. Hak aradığımız alanları kaplayarak, örgütlenme biçimlerimizi taklit ederek, savunuculuk ve lobicilik yöntemlerimizi kopyalayarak oldukça örgütlü ve aktif şekilde kazanımlarımızı hedef alıyorlar. “Mağdur kitlelerin sorunlarını dillendirdikleri” savıyla, aslında hetero-patriarkanın sağladığı ayrıcalıklardan vazgeçmek istemeyen bir takım güç odaklarının harekete geçirdiği gruplar bunlar.  

Anti-gender ve Gender Ideology’den ne kast ediliyor?

Gender ideology kavramı, kadın ve LGBTİ+ hak mücadelesinin kazanımlarının yanı sıra özcülüğü ve “insanın doğası” diye bir şeyin var olduğunu sorgulayan feminist ve queer akademik çalışmaları da hedef alan ve aynı potada eriten toplam bir kavram.[2] Feministleri, LGBTİ+ları, feminist ve queer çalışmalar yapan akademisyenleri, kadın haklarını destekleyen politikacıları, Birleşmiş Milletleri, bu alanlarda çalışan yerel, ulusal ve uluslararası tüm oluşumları gender ideology başlığı altında topluyorlar. Anti-gender akımları merkez sağdan, aşırı sağa, liberal partilerden çeşitli din akımlarına, muhafazakâr her türlü siyasi gruba ve yer yer sol siyasete yayılarak, bunların hepsini toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı birleştirebiliyor. Kendilerini geleneksel ailenin savunucusu olarak tanıtırken, “toplumsal cinsiyet ideologları” diye adlandıkları hareketlerin, aktivistlerin, STK’ların, akademisyenlerin, hükümetlerarası kurumların, hatta kamu kurumlarının tek ve ortak bir ajanda etrafında örgütlendikleri düşüncesinden hareket ediyorlar. Genelde aşırı sağ politikacılarla kesiştikleri görülse de örneğin Slovakya ve Romanya’da sosyalist ve demokrat gruplarla da toplumsal cinsiyet karşıtlığı ve LGBTİ+ hakları karşıtlığı üzerinden birleşebiliyorlar. Dünyadaki örgütlenme biçimlerine baktığımızda BM alanlarını istila etmeye çalışan sivil toplum görünümlü örgütlenmelerden, politikacılara, dini kurumlardan, devlet başkanlarına kadar çeşitli iktidar pozisyonlarında ve kritik noktalarda müttefikleri olduğunu görüyoruz.

Gender ideology adı altında, cinsel ve bedensel hakları, evlilik eşitliği ve eşcinsel evliliklerde evlat edinmeyi, yeni üreme teknolojilerini, cinsellik eğitimini, toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılmasını, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunma mekanizmalarını kastediyor ve hedef alıyorlar. Bu akımlar, eşit haklar için mücadele eden herkesi hedef aldıkları gibi, İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere, uluslararası sözleşmeleri, akademide toplumsal cinsiyet çalışmalarını, Avrupa Birliği’ni, Birleşmiş Milletleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi kurumları da toplumsal cinsiyet konularının taşıyıcısı oldukları gerekçesiyle hedef alıyorlar. Gender ideology meselesinin özellikle Batı toplumlarını tehdit ettiğini, kadınların geleneksel annelik rollerinden uzaklaştırdığını, dolayısıyla ailenin temellerini sarstığını söylüyorlar. Toplumsal cinsiyet temelli hak ve eşitlik mücadelesine karşı korku, nefret ve şiddeti meşrulaştıran politik hamleleri savunuyorlar. 

Nerede, Ne Zaman ve Neden Ortaya Çıktılar?

Birleşmiş Milletler sırasıyla 1994 ve 1995 senesinde iki konferans düzenledi. Bunlardan ilki 1994 yılında Kahire’de gerçekleşen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı, diğeri ise 1995 yılında Pekin’de gerçekleşen ve bu yıl 25. yıl dönümü dolayısıyla bir dizi bölgesel ve küresel toplantının gerçekleştirilmekte olduğu Birleşmiş Milletler 4. Dünya Kadın Konferansı. Her iki toplantıda da kadın hakları ve LGBTİ+ hakları bakımından önemli kazanımlar elde edildi. Bu iki konferansın sonucunda, toplumsal cinsiyet kavramının BM belgelerine girmesi; buna ek olarak kürtaj başta olmak üzere cinsel ve bedensel hakların insan hakları olarak BM tarafından kabul edilmesi, hak ve eşitlik karşıtı ülkeleri oldukça rahatsız etti. Bu hakları tanımak istemeyen eşitlik karşıtı bazı ülkeler ile birlikte Vatikan, toplumsal cinsiyet kavramına karşı çıktı ve bu toplantılardan sonra anti-gender konsept ve akımlarının oluşması için farklı düzeylerde çalışmalara başladı. Zamanla Rusya ve Amerika’da da bu örgütlenmelerin güçlendiğini görmeye başlıyoruz. Her yılın Mart ayında Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde toplanan Kadının Statüsü Komisyonu’nda aile bütünlüğünü savunduğunu ileri süren, anti-gender örgütlenmeleri, hak ve eşitlik karşıtı ülkelerle toplumsal cinsiyet eşitliğine dair kavramların BM dokümanlarından çıkarılması için yoğun lobicilik çalışmaları yapıyorlar. 

Hangi Taktik ve Yöntemleri Kullanıyorlar?

Sınırların ötesinde aynı taktik ve yöntemlerden beslenseler de ulusal hareketler oldukları, yerli ve milli oldukları iddiasındalar. Ancak sürekli birbirinden öğrenen, birbirini taklit eden ve birbirinden haberdar akımlardan bahsediyoruz. Her ülkede ortaya çıkış biçimleri ve nedenleri farklı olsa da, korku ve nefret dilini kullanmaları ortaklaştıkları bir diğer özellik. Sağ popülist, muhafazakâr siyasetin yöntemlerini kullanıyorlar, nefret ve korku duygularını harekete geçiriyorlar, böylece kitlelere hitap etmeleri ve mobilize etmeleri kolaylaşıyor. Birbirine zıt ikilikler yaratarak hareket ediyorlar, eşitlik talep eden kadınları ve LGBTİ+’ları “tehditkâr ötekiler” olarak etiketleyerek, nefretin hedefi haline getiriyor ama mağdur olanın da yine kendileri olduğunu iddia ediyorlar. Hem failler hem de mağdur…

Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığının Türkiye’deki Yansımaları

Türkiye’de de 2010 senesinden bu yana, kadın hakları ve LGBTİ+ hakları bağlamında büyük kayıplar yaşanmakta. 2010’da Kadın Bakanlığı’nın kapatılarak yerine Aile Bakanlığı’nın açılması, GONGO’ların hızla örgütlenmeye başlaması, toplumsal cinsiyet eşitliğinin fıtrata aykırı olduğu tartışmaları, kürtaj hakkını engelleme girişimleri, 2015 senesinde Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısı ve 4 yıldır yürüyüşün Valilik tarafından yasaklanması gibi olayların Türkiye’de yaşanmakta olduğunu biliyoruz. Son 10 yıldır uygulanan politikalarda kadınlar birey olarak politikanın da hayatın da sahnesinden silinmeye çalışılıyor. Devlet kurumlarında ve politika belgelerinde “kadın”ın yerini “aile”nin almaya başladığını, 11. Kalkınma Planı’ndan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının çıkarıldığını, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü Yürüyüşlerinin ve geçen sene 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nün yasaklandığını görüyoruz. Yine 2015 senesinden bu yana Süresiz Nafaka Mağdurları, Boşanmış Mağdur Babalar, Boşanmış İnsanlar ve Aile Platformu, Aile Meclisleri gibi oluşumlar ortaya çıkmaya ve bir anda çoğalmaya başladılar. Bunlar nafaka hakkına, 6284 sayılı yasaya, İstanbul Sözleşmesi’ne, toplumsal cinsiyet kavramına ve LGBTİ+’lara doğrudan saldırmaktalar. Ellerindeki medya organları aracılığıyla kadınların maruz kaldığı şiddetin suçlusunun yine kadınlar olduklarını iddia eden, feministlere ve LGBTİ+’lara yönelik nefret dilini kullanarak hedef gösteren ve nefret suçu işleyen bu örgütlenmelerin zihniyetinin, aynı zamanda Türkiye Eşitlik ve İnsan Hakları Kurumu (TİHEK) gibi kurumlarda da etkin olduğunu, iktidar bloğunun bir kanadını oluşturduklarını ve ayrımcılık ve nefret suçunu meşrulaştırmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

Akademide Kadın Çalışmaları ve Sorunları Komisyonu tarafından hazırlanan ve YÖK’ün 2015?te tüm üniversitelere gönderdiği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’nin “değerlerimize uygun değil” denilerek kaldırılması, MEB Sosyal Hizmetler Yönetmeliği’nden toplumsal cinsiyet eşitliğinin çıkarılması gibi örnekler Türkiye’deki toplumsal cinsiyet karşıtlığının tezahürleri. Bu yapıları destekleyen kamuoyunun sosyal medyadaki yorumlarına baktığınızda kadınlara, LGBTİ+’lara, mültecilere ve tüm azınlıklara yönelik şiddeti savunan, hakaret, küfür ve nefret dilini dolaşıma sokan kişiler olduklarını görüyoruz. 

Nasıl Bir Mücadele?

Son yıllarda başta kadın hareketi olmak üzere Türkiye’deki toplumsal hareketlerin kazanımlara yönelik saldırılara karşı reaktif politikalar üretebildiği ve hareketlerin giderek birbirinden uzaklaştığı günlerden geçiyoruz. Birbirimizle dayanışmayı bir yana bıraktığımız, saldırılara karşı ittifaklar kurmak yerine sadece kendi derdimize odaklandığımız bir dönemdeyiz. Öncelikle, mücadele yöntemlerimizi, alanlarımızı, dilimizi kullanan ve haklarımıza ve varoluşumuza saldıran bu örgütlenmelerin bizi sıkıştırdığı, sürekli cevap veren, reaktif pozisyondan çıkmamız gerekiyor. Yaşadığımız dönemin ve saldırıların özgülüğünü analiz etmemiz; anlık eylemliliklerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Kendi sıkıştığımız alanlardan çıkarak, hareketlerarası dayanışma ve ittifakları güçlendirmek zorundayız. Özellikle feminist ve LGBTİ+ hareketlerinin birbirleriyle daha çok konuşmaya, daha çok ortak eylemlilik ve strateji geliştirmeye ihtiyacı var. Bunun yanında hem hareketlerarası hem de disiplinlerarası yaklaşımları ve bakış açılarını edinmek, daha çok akademik çalışmaların içinde olmak, aynı şekilde akademik çalışmaların da aktivizm alanına yaklaşmasını sağlamak gerekiyor. Buna ek olarak feminist hareketin, cinsiyete dayalı özcü söylem ve anlayışları sürekli sorgulaması, ikili cinsiyet sistemi baskısının kısıtlı dünya görüşünden öte bir vizyonu sürekli kendine hatırlatması lazım. Şu soruları acilen sormamız gerekiyor: Feministler olarak savunduğumuz düşünceler ve kurduğumuz söylemler muhafazakâr akımların talepleriyle benzerlik taşıyor mu, onların işine yarayan ikilikler yaratıyor muyuz? Feminizm içerisindeki iktidar ilişkileri neler? Ben bu iktidar ilişkilerinin neresinde duruyorum? Başkalarının söz söyleme alanını ve hakkını elinden alıyor muyum? İçinde bulunduğumuz hareketler kendi içinde eşitlikçi ve kapsayıcı mı? Aktivizm alanı gençlere ne kadar açık? Ve maruz kaldığımız saldırıların sadece yerel ve ulusal boyutlarını gören bir mücadele yeterli mi? Küresel Güney’den feminist, LGBTİ+, iklim ve ekoloji hareketleriyle nasıl anlamlı ittifaklar kurabiliriz? Bu sorular etrafında daha çok tartışmaya ihtiyacımız var. Ve belki de artık içi boşalan ve karşıt ideolojiler tarafından ele geçirilen eski yöntemlere, jargonlara, kurumlara ve taktiklere saplanıp kalmak yerine yeni yöntemler ve taktikler geliştirmemiz; yaratıcılığa ve hayal gücüne daha çok alan açmamız gerekiyor.



[1] Roman Kuhar & David Paternotte tarafından derlenen ve Avrupa’daki toplumsal cinsiyet karşıtı akımların haritalandırmasını yapan “Anti-gender Campaigns in Europe: Mobilizing Against Equality” bu konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin faydalanabileceği önemli bir kaynak. Bu yazıyı yazarken kitabın editörleri tarafından yazılan giriş bölümünden faydalandım.

[2] Bu konunun akademik bir çözümlemesi için Andrea Petö’nün 2018’de Bremen Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği “Anti-Gender Mobilisation In European Academia: Why We All Need To Be Concerned?” başlıklı konuşmasını şu linkten dinleyebilirsiniz.

http://www.off-university.com/en-US/News/Detail/anti-gender mobilization?fbclid=IwAR1ecx9K86D8XNBNZC6jhd7NWulDSPPJ4c6jKqX84oBNu35lPpMI_eBon0I