Eskinin Bilgisini Üretmek, Bugünün Belleğini Şekillendirmek: Arkeolojinin Bir Queer Eleştirisi

Yılmaz Yeniler

Sayı: 169, Sayfa: 48-51

“Arkeoloji nedir?” gibi temel bir sorunun pek çok kişi için cevabı kısaca “kazı bilimi” şeklindedir. Bu “kazı” vurgusuna sahip olmasının elbette tarihsel bir sebebi mevcut, fakat bu tanımı yaparken hangi kavramları beraberinde getirdiğimize göz atmamız gerekiyor: Öncelikle “nesnellik,” bu tanıma eklenen bir başka kavram olarak karşımıza çıkıyor. Arkeolojide nesnellik, aralarındaki geçişleri yok eden “kategoriler” yaratmayla ve buluntuları şüpheye yer kalmayacak şekilde yorumlamayla ilişkilidir. Arkeolojik kazılar sonucu keşfedilen kalıntı ve buluntuların belge olarak geçmişi nasıl anlattıkları merak edilir ama keşfedilen bir buluntu kendi başına bir şey söyleyemez. Bir şey söyleyen varsa o da bu buluntuyu sınıflandıran, düzenleyen, yorumlayan ve yayan arkeoloğun kendisidir. Ian Hodder arkeoloğun elinde malanın toprağa değdiği andan itibaren ilişkilendiği tüm şeyleri tercüme etmedeki etkisini “yorum malanın ucundadır” sözüyle açıklar.[1]Bu sözle anlaşılır ki arkeolojik kayıtlar, aşamaları olan seçici yaratım süreçlerinin; dolayısıyla hangi alanın kazılacağı, hangi yollarla kazılacağı, hangi malzemelerin toplanacağı gibi birtakım kararlar silsilesinin sonuçlarıdır.[2] 

Nesnel gerçekliği az önce yaptığımız tanımdan ayırmamızla “kazı biliminin” kazıdan ibaret olmasının da önemi kalmıyor çünkü arkeolojinin salt kazıyla ilgili olmadığı, geçmişe ait bilgi üretiminden sorumlu olduğu fark ediliyor. Arkeoloji, akademinin sınırları içerisinde faaliyet göstermemekte, arkeologların ürettikleri söylemler aslında pek çok ideoloji iskeletine eklemlenmektedir. Örneğin; arkeoloji, Türkiye’de de olduğu gibi ulusal söylemleri maddi kanıtlarla destekleyebilmiş, sömürgeleştiren halkların maddi kültürlerine el konulmasına izin verebilmiştir.

1980’lerden beri arkeoloji içinden ve dışından yükselen eleştiriler ise tarafsız olduğu iddia edilen anlatıların günümüzdeki iktidar mücadelelerinde üstünlüğü olanlara yaradığını ortaya koymuş ve “karşıt anlatılar” geliştirmiştir. Hem üstünlüğü bulunanın bilgisi hem de karşıt anlatılan bilgi politiktir. Politik olmak hem arkeoloğun hem de arkeoloğun içinde bulunduğu koşulların eylemliliğiyle açığa çıkan diyalektik ilişki sonucu güçlenir. Diğer bir deyişle arkeoloğun kendisi hem sisteme içkin bir birey olarak bu döngüde rol sahibidir hem de bu döngünün etkileneni konumundadır.[3] Özellikle geçmişteki toplumsal cinsiyetler/cinselliklere dair yorumlara bakıldığında arkeolojinin, geçmişteki anlatı parçalarını birleştirerek toplumsal belleğin şekillendirilmesine nasıl katkı sağladığı önemli bir soru olarak sorgulanmalıdır.   

Arkeolojinin toplumsal cinsiyet/cinsellik çalışmaları ve toplumsal belleğe etkileri

Arkeolojide toplumsal cinsiyete yönelik teorik tartışmalar feminist hareketin görünürlüğü ile ortaya çıkmış ve feminist etkiyle erkek egemen olan literatürü eleştirmeye başlayan arkeologlar arasında başlıca iki konu tartışılmıştı: Birincisi toplumsal cinsiyet rollerimizin geçmiş için de biyolojik sebeplerle mi yoksa tarihsel oluşumlar olarak mı açıklanması gerektiği sorusuydu. Biraz daha geç tartışılmaya başlayan ikinci konuysa toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki hiyerarşiyi tanımlama yollarıydı. Mesela, karşı cinse ilgi duymak gibi “normal” zannedilebilir ve geçmişte de böyle olduğu kanıtlanmaya çalışılabilir. Bu hiyerarşilerle ilgili yapılan analizler, arkeolojik kayıtlarının çoğunun yaklaşık 150 yıldır Batı merkezli cinsiyet ve cinsellik fikirlerinden doğduğunu da vurgulamışlardı. Tüm bunların sonuçları elbette sakıncalıydı: “Toplayıcı kadın," avcı erkek" algıları yerleşmiş, cinsiyeti belirsiz figürinler kadın veya erkek şeklinde iki ayrı sepette toplanabilmiş ve iskeletlerde mezar hediyelerine bakılarak (silah varsa erkek, dokuma aletleri varsa kadın) cinsiyet atfı yapıldığı olmuştu.

Benzer normatiflik, toplumsal cinsiyet ile ilgili çalışmalar feminist bakışla artarken bile kendine yer bulabilmiştir. Örneğin, Venüs figürinleri anaerkil toplumun ya da doğum/annelik temaları üzerine kurulu kadın odaklı dinlerin erken kanıtları olarak düşünülmüştür. Tüm benzer kadın figürinlerini göstererek prehistorik dönemler için anaerkilliği savunan feministler arkeolojide bir başka “ötesine geçilmesi güç” yorumlamaya sebebiyet vermişlerdir.[4] Modern yaşantımızdaki aileyi, tek eşli evlilikleri, üreme için yapılan seksi geçmişe dair tahayyüllerimizde hapsedilmekten haklı olarak kurtarma çabaları ise başka özcü yorumlara neden olabilmişlerdir.[5] 1990’lardan itibaren LGBTİ+’ların geçmiş anlatılarda ön plana çıkarılması için uğraşan bazı araştırmacılar, arkeolojiye başvurduklarında modern-öncesi toplumlar için anakronistik bir etiket sayılan cinsel kimlik kategorilerini iskeletler ve objeler üzerinde uygulamışlardır. Örneğin, 1964 yılında Mısır’da keşfedilen bu mezar hâlâ tartışma konusu, çünkü iki Eski Mısır kraliyet manikürcüsü olan Niankhkhnum ve Khnumhotep evli çiftler gibi aynı mezara gömülü şekilde keşfedilmişti. Aralarında yakın bir ilişki olduğunu düşünen akademik yayınlar ışığında[6] Niankhkhnum ve Khnumhotep, tarihin ilk gey çifti olarak lanse edilmeye başlanmıştı. Çek Cumhuriyeti’nde bulunan M.Ö. 3. binyıla tarihlenen gömü içerisindeki erkek, çanak-çömlekle gömüldüğünden “tarihin ilk transseksüeli” şeklinde medyanın aşırı yorumlamasına maruz kalmıştı.[7] Alp Dağları’nda keşfedilen Buz Adam Ötzi’nin rektumunda sperm kalıntılarına rastlandığı Avustralya’da bir dergi tarafından iddia edilmiş ve Ötzi’nin tarihin ilk eşcinseli olarak homofobik bir saldırıdan kaçarken ölmüş olabileceğine inananlar olmuştu.[8]

Arkeoloji bu yol ayrımında ise herhangi birine yönelmemelidir. Queer teori bu yolda “çıkış” yönünü göstererek üstünlüğü olan her türlü normatifliği yıkmayı amaçlar. Queer “olmakla” ilgili değil “yapmakla” ilgili bir şey olduğu için kurulu herhangi bir duruşun, tavrın, bilginin yeniden düzenlenmesini içerir. Bir kimliğin dallanıp budaklanan parçalarını, performansı, tarihi, belleği, politikayı kapsar.

Popüler kültürdeki “arkeolog” imajı üretilen bilgiyi yönlendiriyor mu? 

“Arkeolog,” görüntüsüyle, duruşuyla, diliyle bir kimliğe sahiptir ve popüler kültür “arkeolog” imajının inşasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda romanlar, uluslararası belgeseller, sosyal medya vs. pek çok unsur içerisinde arkeologların ne tür anlamlar kazandığı detaylı şekilde incelenebilir. Bu unsurlar arasında Indiana Jones karakterini yaratan sinema ise incelenebilecek başlıca alanlar arasında yer alır.

20. yüzyılın başlarında arkeolojiden beslenen filmlerde arkeologların genelde bir eylemlilik halindeki olmadıkları gözlenmektedir. Hatta 1973 gibi geç tarihli bir film olan The Exorcist filminde de arkeolog görece nötrdür. Ancak Indiana Jones ile arkeolog karakteri bir dönüm noktasına girmiştir.[9] Indiana Jones cinselleştirilerek modern dünyada erkeklerin sahip olmak istediklerine inanılan başarı, güç, yakışıklılık, macera ruhlu olma gibi özellikleri bünyesinde toplar. Hatta oğlunun ve eşinin dahil edildiği seri filminde baba ve koca rolleri ile meslek olarak arkeoloji ve aile arasındaki yakın ilişkiyi de sunar.[10] 

Arkeolojideki toplumsal cinsiyet rollerinin kamudaki algısı dolayısıyla toplumsal bellek bu filmlerle büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu filmlerde verilen mesajlar aslında arkeologları onlara göre davranmaya zorlayan mesajlardır. Bu mesajlar, üniversitelerdeki arkeoloji programlarına başvuru oranının yükselmesinden, kazılarda Indiana Jones’un giydiği şapkalara benzer şapka takılmasına dek kendini birçok yönden ele vermektedir.

Araziyi deneyimlemek, LGBTİ+’ları ötekileştirmek…

Malanın ucundaki yorumdan ve malayı tutan kişiden bahsettikten sonra malanın olduğu yere yani araziye varabiliriz. Arkeolojide arazi deneyimi profesyonellik kazanma, mesleğe adım atma yeridir. Arazi vurgusu aslında 19. yüzyıldan 1930’lara arkeolojinin “özgün” bir disiplin olarak yolunu çizme çabasıyla belirginlik kazanmıştır.[11]

Bu yol çizme çabaları esnasında oluşturulan metodolojik ve teorik normların yansımaları ise günümüzdeki arazi çalışmalarında hâlâ bulunabilir. Kazı metotlarının kurucularından Pitt-Rivers, Mortimer Wheeler gibi arkeologların hepsi erkek, hatta birçoğu eski askerdir. Böylece arazinin cinsiyetlendirilmesinde rol oynamışlardır. Örneğin, Sir Flinders Petrie arazi tekniklerini seçerken askeri tecrübesinden büyük ölçüde faydalanmıştı. Açmaları oluşturma yöntemleri, alandaki personeller arasında yarattığı hiyerarşi ve arazi notlarında kullandığı kelimelere dek bu gözlemlenmektedir.[12] Taktik, strateji, aksiyom, kampanya gibi kelimeler bugün de arazi defterlerinde karşımıza çıkabilmektedir. Arazinin giderek eril bir alana bürünmesi kadınların ve LGBTİ+’ların arazi çalışmalarına katılmalarında karşılaştıkları ayrımcılığın sebeplerinden bazılarını teşkil eder. Kadınların ve LGBTİ+’ların arazi çalışmalarına yeterli mukavemet gösteremeyeceği düşüncesi ne yazık ki bir ön yargı olarak varlığını sürdürüyor.

Biraz LGBTİ+ özelinde bakacak olursak arkeolojik kazılar çeşitli yetenekleri, farklı tecrübelere sahip insanları aynı mekânlarda ve sıcak gibi zorlu çalışma koşullarında bir araya getirmekte ve sürekli iletişim kurmayı talep etmektedir. Ve asıl zor olan belirli bir maskülenliğin her zaman olumlanması olabilir.[13] Takım çalışmalarında bir düzen, sorumluluk ve disiplin kapsamında çalışmak ile “erkek egemen” performanslar sergileme arasındaki sınır muğlaktır. Unutulmamalıdır ki arkeolojik çalışmalarda davranışların sınırları da bulanıklaşabilir, ilişkiler çok çabuk gelişebilir, ortamın getirdiği psikoloji gereği yoğun duygularla yaşanabilir. Toplu çalışma ve yaşama alanlarında olduğu için bu durum LGBTİ+’ların özellikle ifşa, taciz ve fiziksel şiddete daha açık hale getirebilmektedir.[14]

Arkeolojinin kazı kültürü maskülen bir atıf kazandığından ve bu kültür popüler ürünlerle yeniden üretildiği ve akademi dışında pekiştiği için ister istemez araziyi “queerleştirme” yolları merak edilebilir. Bunun için kazı alanlarında LGBTİ+ deneyimine dair akademik çalışmalar yapılmalı ve arazinin ne tür ön yargılarla, sınırlarla çizildiği anlamlandırılmalıdır. O zaman bu sorunun yanıtı daha uygun biçimde verilebilir.

Sonuç olarak arkeolojinin bir disiplin olarak kendisinin arkeolojisini yaptığımızda geçmişin normatif bilgisinin üretilme yollarına dair birçok buluntu elde edilmektedir. Bu noktada “queer teori” arkeoloji için önemli bir yön tabelası işlevi görmekte, normatif yorumların yıkımı konusunda yardımcı olmaktadır. Arkeolojide “queer,” bir şey bulmaktan ziyade nesnemiz ne olursa olsun üzerine tekil değil çoğul düşünmeye çabalamak, her türden süreci sabit ve değişmez olarak ele almaktan uzaklaşmak demektir. Bir metni okurken bir temsil hangi kapıları açıp hangi kapıları kapatıyor, kimleri dahil edip kimleri dışlıyor sorusunun yöneltilmesini teşvik etmektir.[15] 

Queer teorinin de işaret ettiği gibi bizi çepeçevre saran kültür, büyük oranda ikiliklere dayanmakta, bireyci, özcü, kimlik temelli ve evrenselleştirici olmaktadır. Toplumsal cinsiyet kuramcısı Rosalind Gill’in ifadeleriyle “kültürün dışına çıkamayacağımıza” göre elimizden gelen mahkûm olduğumuz her sorunlu düşünceye meydan okuma gayretini gösterebilmektir.

 

 

________________________________________

[1] Hodder, Ian. The Archaeological Process. An Introduction. Oxford: Blackwell. (1999): s.83.

[2] Boren, Ayşe. “Arkeolojinin Politikası ve Etiği,” Arkeoloji: Tarihin ve Kültürün Yapılandırılması, Ayşe Boren (der.), İletişim Yayınları, (2018): s.11.

[3] Yelözer, Sera. "Şey-Özne-Arkeolog: Geçmişin Cinsiyetlendirilmesi ve Eril Önyargılar," Teorik Arkeoloji Grubu /Theoretical Archaeology Group, TAG 2, (2015): s. 85.

[4] Bu yorumların Avrupa’da modern sanat eserleri aracılığıyla nasıl inşa edildiğine dair bilgi için bkz: Yeniler, Yılmaz. “Beden ve Tahayyül: Sanatta Bir İnşa Olarak Ana Tanrıça,” Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları, Sayı 167, 2018.

[5] Dowson, A. Thomas. “Archaeologists, Feminists, and Queers: Sexual Politics in the Construction of the Past,” in Feminist Anthropology: Past, Present and Future, Pamela L. Geller, Miranda K. Stockett (eds.), University of Pennsylvania Press, (2006): s. 95; Rubin, G. “Thinking sex: notes for a radical theory of the politics of sexuality.” In Pleasure and Danger: Exploring Female Sexuality (ed. C. S. Vance). London: Pandora, (1984): s. 279; Arkeolojide toplumsal cinsiyet konularında ikili düşünmenin bir eleştirisi için bkz: Yeniler, Yılmaz. “Queer Kuram Işığında Türkiye Tarih Öncesini Yeniden Değerlendirmek,” T24, (2018), http://t24.com.tr/k24/yazi/queer-kuram-isiginda-turkiye-tarihoncesi,1809

[6] Reeder, G. “Same-Sex Desires, Conjugal Constructs, and the Tomb of Niankhkhnum and Khnumhotep.” World Archaeology, Vol.32, No.2. (2000). s. 193-208.

[7] Killgrove, Kristina. "Is That Skeleton Gay? The Problem with Projecting Modern Ideas onto the Past." Forbes, https://www.forbes.com/sites/kristinakillgrove/2017/04/08/is-that-skeleton-gay-the-problem-with-projecting-modern-ideas-onto-the-past/#1d521b2d30e7. 2017.

[8] Schmidt, Robert A. “The Iceman Cometh: Queering the Archaeological Past,” in Out in Theory. Ellen Lewin and William L. Leap (eds.) Chicago: University of Illinois Press, 2002; Reddish, David. “Mummified “gay” man does not actually have semen in his rectum” https://www.queerty.com/mummified-gay-man-not-actually-semen-rectum-20190119. 2019.

[9] McGeough, K. “Heroes, mummies, and treasure: Near Eastern archaeology in the movies.” Near Eastern Archaeology, 69, (2006): s. 174-185.

[10] Hamad, H. “Post-feminism and Paternity in Contemporary US Film: Framing Fatherhood.” Routledge: Taylor & Francis, (2014): s. 82.

[11] Claassen, C. “Homophobia and Women Archaeologist,” World Archaeology 32, no. 2, (2000): s. 176.

[12] Joyce A. R. and Robert W. Preucel. “Writing the Field of Archaeology,” The Language of Archaeology:

Dialogue, Narrative and Writing, Oxford: Blackwell. (2002): s. 18-39.

[13] Moser, S. “On Disciplinary Culture: Archaeology as Fieldwork and Its Gendered Associations.” Journal of Archaeological Method and Theory 14, (2007): s. 248.

[14] Hawkins, K. and Cat Rees. “Respect: acting against harassment in archaeology,” BAJR Series, Guide 44, (2018): s. 44.

[15] Barker, Meg-John. Julia Scheele. Queer: Resimli Bir Tarih, Utku Özmakas (çev.), Dipnot Yayınları, (2018): s. 171.