Yuvanızı Yeniden Yapan Kuşlar: Obergefell v. Hodges Uzamında LGB+’ların Evlilik Hakları

Öykü Didem Aydın*

Sayı: 166, Sayfa: 46-50

  “Middlesex, evimize birkaç apartman ötede olan bir caddenin adıdır.

Her zaman bekleriz.”[1]  

ABD Yüksek Mahkemesi (Mahkeme); Obergefell v. Hodges [576 U.S. ___ (2015)] kararıyla eşcinsellerin evlenmesinin hiçbir eyalette yasaklanamayacağına, federal düzeyde tanınması zorunluluğuna hükmetmiştir. 1993’ten günümüze yer yer ve aşama aşama gerçekleşen hak kazanımlarının bu çok özel alandaki zirvesi ve zafer belgesi olan bu kararın üç ekseni var: Birincisi ve belki de en önemlisi, eşcinsel hareketinin her türlü hak kazanımının aşama aşama nasıl gerçekleştiğini ortaya koyan yasal/anayasal düzen değişikliklerine ve yargısal pratiğe yapılmış kapsamlı göndermelerdir. İkincisi, eşcinsellerin evlenmesi “mesele”sine son noktayı koyan Mahkemenin genel olarak evlenme hakları ve özel olarak da eşcinsel evlenme haklarıyla ilgili dönüşen yasal ve yargısal zeminin tarihini ortaya koymuş olmasıdır. Üçüncüsü evliliğin kendi sosyal tarihinin nasıl değişip dönüştüğünü gözler önüne sermesidir.  

     I.         LGBTİQ+ Sosyal-Politik, Hukuk-Politik ve Politik-Politik Mücadelesi Mahkemeyi Aydınlatıyor: 

İlk eksen; Mahkemenin, eşcinselliğin yasal ve yargısal olarak ilk önce suç, daha sonra tedavi edilmesi gereken bir hastalık, takiben kamusallığı kabahat olan bir ahlak dışılık, takiben propagandası yasak olan bir eylem yaftaları üzerinden de izlenebilmekte olduğunu uzun uzun ve temel karar pratiğine ayrıntılı atıflarla değerlendirmesinde somutlaşıyor. Bu çizgide eşcinsel eğilim/potansiyel ile eşcinsel edim/eylem arasında ve ayrıca özel alanda eylem ile kamusal-görünürlük arasında bugün Türkiye’de yargısal pratikte zaman zaman ön plana çıkan ayrımların nasıl çözüldüğü de bulunmakta. 

Kararı okuduğumda ve tahlil etmeye kalktığımda Mahkemenin homofobik kilitleri (kilitler mülk sahibinindir ama şimdi ‘mahalleye’ ‘parya’lar da taşınmak üzeredir!) paragraf paragraf nasıl çözdüğünü gördüm. Eğer bu kararı eşcinsel hareketinin, burada ayrıntılarıyla değerlendirmeye yer olmayan, sosyal-politik tarihiyle beraber okursanız dışlamaya dayalı bütün bir hukuk-politik paradigmasının eşcinselliğin heteroseksüellikten “farklı”, “anormal”, “anlaşılmaz”, “çözülemez” bir “hal” olduğunu kabul etmekte yattığını ama bu kabulün aşama aşama tersyüz edildiği evrimci bir “momentum”lar dizgesi görürsünüz. Öyle ki karar da açılışta ortaya koyduğum tüm bağlamları içinde “tarih”leri kendini ilgilendiren “momentum”larda işaretleyerek mücadelenin (de) bir “birikim” olduğunu, olması gerektiğini ve mücadele içinde her türlü kazanımın, eksik ve gedikleriyle de olsa, bir başkasını besleyebileceğini anlamamızı sağlıyor.  

Bir insan hakkı ihlali olarak homofobik yasal ve yargısal düzen, eşcinselin kendisinden nefret etmesini sağlayarak başlar işe: Suç, hastalık, anormallik, ahlaksızlık! Bu saydıklarımın hepsine karşı sosyal-politik ve politik-politik argüman ve eylem geliştirebilen yaratıcı ve etkili bir hareket ise yıktığı yerde başka kılıkta dikelip başka kisvelerle karşısına çıkan yeni engellemelerle karşılaşır. Eşcinselin görünmezlikten görünürlüğe, suçtan serbestiye, hastalıktan sağlığa (bütün bu dikotomi de nedir?!) varışı geçen elli yıla, bir insanın ömrüne, sığsa da insana sanki yüzyıllar geçmiş gibi geliyor. Onur mücadelesi, ikili karşıtlıklar ve bu karşıtlıkların sabitlenmesi sistemine dayanan homofobik ve transfobik dünyanın yapı-taşlarının sökülüşünü işaretleyen reaktif kuvvetlerce gerçekleşiyor. Merkezi bir kavram olan “Onur” etrafında şekillenen her türlü Antigone’vari tiradı incelikli ve yaratıcı stratejilerle sahaya da çıkarmak mümkün.  

Bugün varılan aşama ise eşcinselin, heteroseksüelin sahip olduğu hiçbir haktan -evlilik hakları da dahil- yoksun bırakılamayacağını kabullenme yolunda olmuştur. İrili ufaklı pek çok eyalette “eşcinsellik tedavisi”nin yasaklanması (lütfen bu Türkiye’de de daha güçlü savunulmalı ve en azından “reklamı”nı yapan hekimler “stalk” edilmeli!) ise bu sahadaki hukuk-politik kuruculuğun döşeyeceği yeni yollara işaret ediyor. Dönüşümün “momentum”larına bakalım:  

Bowers v. Hardwick (1986): eşcinsel eylemleri suç olarak nitelendiren bir Georgia Eyaleti yasasının anayasallığının onaylanması 

Romer v. Evans (1996): Colorado Eyaletinde, hükümetin özneleri cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa karşı korumasını önlemeye çalışan bir anayasa değişikliğinin geçersiz kılınması 

Lawrence v. Texas (2003): aynı cinsiyetle mahrem ilişkileri suç sayan yasaların eşcinsel kişilerin hayatlarını aşağıladığının kabulü  

Baehr v. Lewin (1993, Hawaii Yüksek Mahkemesi): Hawaii’nin evlenmeyi “karşı-cins”e özgüleyen yasasının cinsiyete dayalı bir sınıflandırma teşkil ettiğinin kabulü ve bu nedenle Hawaii Eyalet Anayasasına göre sıkı bir incelemeye tabi tutulması gereken düzenleme sayılması  

[Heteroseksüel] Evliliği Koruma Kanunu (1996): Kongrenin, Evlilik Koruma Kanunu’nu (DOMA), Hawaii Mahkemesinin kararına tepki olarak çıkarması ve tüm federal yasalar için evliliğin, “sadece bir erkekle bir kadın arasında bir karı koca olarak yasal bir birlik” olarak tanımlanması  

Goodridge v. Department of Public Health (2003, Massachusetts Yüksek Mahkemesi): Eyaletin Anayasasının aynı cinsiyetten çiftlerin evlenme hakkını güvencealtına aldığı yolundaki karar.

Bu karardan sonra, bir dizi eyaletin aynı cinsiyetten çiftlere ya yasal ya da yasal süreçlerle evlilik hakkı tanıması.  

United States v. Windsor (2013, ABD Yüksek Mahkemesi): Federal Kongre’nin çıkardığı Evliliği Koruma Kanununun Federal Hükümetin, herhangi bir eyalette yasal olduğu durumda, aynı cinsiyetten evlilikleri yasaklamasının geçersiz kılması (Mahkeme, bu kanunun çocuklarının, ailelerinin, arkadaşlarının ve toplumlarının önünde birbirlerine olan bağlılıklarını teyit etmek isteyen eşleri kabul edilemez şekilde aşağıladığını kabul etmiştir). 

2006’dan Obergefell kararına kadar ABD çapında sayısız başvuru çeşitli temyiz mahkemelerine yapılmıştı ve mahkemeler bazı istisnalar dışında bu hakları tanımıştı, yine eyaletlerin ilk derece mahkemelerinden türlü türlü istinaf mahkemelerine kadar sayısız başvuruda bu hakkın tanınmış ve bazı eyaletlerde de gerek yasal gerek anayasal, referandum vs. düzenleme ve uygulamalar ortaya konmuştu. Bununla beraber Obergefell kararına gelene dek bazı eyaletler yine de evlilik eşitliğini yasaklayabiliyor, eyalet hukuk sistemleri böylece bölünmüş oluyordu. Gerçekten Obergefell kararı öncesinde ABD’nde yaşayan bir eşcinsel olsaydık hangi eyalette yaşadığımız evlenme haklarımız bakımından büyük önem taşıyacaktı.

Öte yandan genel olarak evlenme haklarının başka bağlamlardaki gelişiminin LGBTİQ+ sahasına da yararlı sonuçlar doğurduğunu gelişim çizgisini ortaya koyan karardan okuyabiliyoruz. Benzer şekilde ABD’nde Mahkemenin uzun süredir evlenme hakkını Anayasa ile genel olarak koruması ve örneğin Loving v. Virginia?da, ırklararası evlilikleri yasaklayan yasaları geçersiz sayması Zablocki v. Redhail?de (1978) önceki boşanma sonucunda nafaka alan babaları başka bir evlilikten men eden bir yasanın iptali; Turner v. Safley’de (1987) mahkumlarının evlenme ayrıcalıklarını kısıtlayan düzenlemelerin iptali gibi gelişmeler evlilik haklarını genelde genişleten çizgiler olarak LGBTİQ+ hareketine de dolaylı kazanım sağlamışlardır. Zaman içinde ve diğer bağlamlarda, Yüksek Mahkeme, evlenme hakkının “Due Process” kuralları uyarınca temel-hak olduğunu da yinelemiştir.

Bu çerçevede hukuk-politik genişlemenin nasıl olup da bizim sahamızda bizim haklarımız için önem taşıyabileceğini görebiliriz. Türkiye’den örnek vereyim: Artık evlilerin değil bekarların evlat edinme haklarını kazanmış olması alanımızla dolaylı da olsa çok ilgili bir durumdur. Bekarın yapay döllenme hakkı ise henüz tanınmıyor. Şu hâlde bu hakka kavuşulması bir sonraki aşama olmasın? Sahadaki benzer hukuk-politik kazanımlar çiftlerin çocuk sahibi olmasını kolaylaştıracaktır. Yurtdışında yapay döllenme ve Türkiye’de tanıtma? Bu da bir yoldur ve LGBTİQ+ açısından ilgili her alanda girişim ve “site”ye başka yollardan “taşın”mayı kolaylaştıracaktır. Siteye neden taşınmak zorundayız? Zorunda mıyız kardeşim?! Bu tartışmaya burada girmeyeceğim ama heteroseksüelden “hoşgörü” talep eden çizginin bir gün eşcinsellik propagandasına ve oradan heteronormatif pratiklerin “görüldüğü her yerde” önlenebilmesine varacağından eminim.  

  II.         Evliliğin Tarihi Mahkemeyi Aydınlatıyor. 

İkinci eksen evliliğin kendi tarihidir. Onun Mahkemece -belki de sadece ismen- zamandan “münezzeh” bir müessese olarak kabul edilmesi ve değişip dönüştüğünü kanıtlayan tarih-bilimsel verilerin bu dava çerçevesinde hukuk politikası argümanlarının yapı taşları olduğunu görüyoruz. Çünkü belki “evlilik” sözü zamansız ve ezelden beri var olmuş bir sözdür (bu da tartışılabilir) ama evliliğin içinin nasıl doldurulacağı zamansız değildir: ABD Yüksek Mahkemesi adına verilen ve 5’e 4 çoğunlukla kabul edilen bu kararın yazmanı Yüksek Yargıç Anthony Kennedy, “Karşı cinsten iki kişi arasında bir birlik olarak evlilik tarihi, bu davaların başlangıcını imliyor” diye yazmıştır. Davalıların, evliliğin aynı cinsiyetten çiftlere tanınması halinde zamansız bir kurumun yıkılacağını söylemelerine karşı eklemiştir: “evlilik hakkındaki bu zamansal ve değişmeyen görüş, konu üzerindeki sayısız ve hayli bol akademik çalışmaların verileriyle çelişiyor.” Yargıca göre “Evliliğin tarihi hem süreklilik hem de değişkenliklerin tarihidir.”  

Duruşmalar sırasında ise Yargıçlar evliliğin tarihi hakkında aydınlanmak için bayağı bir vakit ayırmışlar. Kritik soruları ise şudur: Evliliğin tarihi kimin tarafındadır? Evlilik eşitliğini yasallaştırmak için tarihe yaslanılabilir mi, yoksa bu, evliliğin binlerce yıllık yasal ve kültürel geçmişi gözetildiğinde bir tür radikal-kırılma anlamına mı gelir? 

Tarih dersi duruşmanın neredeyse ilk anından itibaren başlamış ve kararın içeriğine de taşınmıştır. Davacının avukatı Mary Bonauto, tutumunu Yüksek Yargıç Ginsburg?dan gelen kısa bir soruyu yanıtlayarak ortaya koymuş, ardından müvekkilinin ve “bütün bir sınıf insan”ın “kapsamlı bir devlet kurumu”na “katılma” “hakkı”ndan mahrum bırakıldığını belirtmiştir. Baş Yargıç Roberts ise, “Kuruma katılsınlar diyorsunuz. Diğer tarafın argümanı ise kurumu yeniden tanımlamak istediğiniz yolunda. Baktığım her tanım yaklaşık bir düzine yıl öncesine de dayanıyor ve evliliği bir erkek ve bir kadın arasındaki koca ve eş ilişkisi olarak tanımlıyor. Açıkçası, eğer başarılı olursanız, bu temel tanım artık çalışmayacaktır.” demişti.   

Roberts’in yaklaşımı bir başlangıç olmuş, akademi ve sahada davacılara sempati duyduğu bildirilen Yargıç Stephen Breyer dahi aynı cinsiyetten çiftleri içermeyen binlerce yıllık evlilik geleneğine de atıfta bulunmuştur. Anthony Kennedy ve Antonin Scalia, hem eski hem de çağdaş olan evlilik geleneklerine yönelik antropolojik kanıtları da değerlendirmişlerdir. Yargıç Samuel Alito, antik Yunan ve Plato hakkında konuşunca Avukat Bonauto, “Antik felsefecilerin dertlerinden pek anlayamıyorum” diyerek katlanmak zorunda kalmıştır.  

Kadın/erkek evliliğinin binyıllar öncesine uzanan bu “değişmez” tarihselliğine karşı neyse ki antikite felsefesini gerçekte olduğu gibi ortaya koyan bilim insanlarının da bu davada rol oynadığı bildirilmiştir. Batı Michigan Üniversitesi?nde tarih profesörü olan, Roma Dünyasında Fahişeler ve Matronlar adlı kitabın yazarı Anise Strong, antik çağda toplumsal cinsiyet ve cinsellik ile modern çağda antik tarihin kullanımını incelemişti. Eflatun’un (kusura bakmayın Plato modasına uymadım, Eflatun diyorum) “sosyal çevresi”nin “yaşlı adam ve sakalları henüz çıkmamış olan genç erkekler arasındaki kısa vadeli, muhtemelen beklenmedik ilişkileri onaylamasına rağmen, Eski Yunan’ın eşcinsel evliliğini öngörmediğini, bunun yerine şunları tercih ettiklerini ortaya koymuştur:  

Çok yakınlar arasındaki endogam ilişkiler: amcalarla yeğenleri, ana bir baba ayrı veya ana ayrı baba bir kardeşlerin evliliği; kadınların neredeyse hiçbir mülkiyet hakkına sahip olmadıkları ya da bağımsızlıklarını koruyamadıkları ve düzenli olarak hem fiziksel olarak ayrıştırıldığı, hem de suiistimal edildiği evlilikler; ve erkeklerin mülkiyetine mülkiyet katmak ve mülklerini korumak yolunda başka erkeklerin karılarına erişimini engelleyerek maliklerin meşru erkek mirasçılara sahip olmasını teşvik eden sistemler!  

Yazar ayrıca, insanlık tarihi boyunca evliliğin büsbütün yayılması sırasında toplumların sıklıkla poliginiyi (çok-karılık) kucakladığını belirtiyor. Başka bir deyişle, Amerikalıların çoğu, eski Atina?nın onayladığı evlilik türlerini aşağılayıcı buluyorlarsa, Eski Atina’nın eşcinsel evliliğini onaylayıp onaylamamalarına neden dikkat etsinler? Bu argümanın Türkçesi “dört karılı bir erkeği” tahayyül edebiliyorsan, bizi de tahayyül edebilirsin olmamalı mıdır? Evliliğin tarihi büyüleyici ve önemli ama Eflatun’un eşcinsel evliliğe dair duruşunu öne süren muhafazakâr yargıçlar, daha geniş bir kültürel bağlamı göz ardı ederek, onlara yararlı olanı bir tarafa atmışlar. Önyargıları onaylamak için geçmiş kullanılabiliyor ama aslında, evlilik tarihini gerçekten kazıdığınız zaman, tek tutarlı özelliğin değişim olduğunu görüyorsunuz. Amerikan Tarih Derneği, bu davada evliliğinin yirmi ayrı tarihçesini ortaya koyan bir amicus brief[i] hazırlayıp da sunmuş. Bu brief, evliliğin mülk yönetiminin merkezi kılınması gibi konularla sınırlı kalmayacağını göstermek için Amerikan tarihinden örnekleri kullanmıştır. Dahası, Evliliksizlik adlı kitabın yazarı Ruth Karras, evliliğin neredeyse hiçbir zaman bir erkek ve bir kadının birleşmesi manasına gelmediğini, söz konusu olanın “iki aile”nin birleşmesi ile ilgili olduğunu ifade etmiştir. Bu anlamda, aynı cinsiyetten çiftlerin yasalar önünde eşit koruma arayışında olması sağlık ve mülkiyet haklarıyla ilgili yasalar kapsamında da “geleneksel evlilik” ile oldukça tutarlıydı. 

Yani eğer “geleneksel evlilik” diye bir şey olsa bile, ortaçağ evliliğini ya da en azından sosyal kabul görmüş ve çoğu zaman yarı-yasal sayılan uzun vadeli ilişki biçimlerini araştırmak ve buradan çıkan sonuçları da değerlendirmek gerekmektedir. Acaba “geriye dönüp de evliliğin üreme ya da aile kurmak için bir erkek ve kadın arasındaki mükemmel bir ideal olduğunu gördüğümüz bir çeşit zaman var mıydı?” Merak edilen bu olmalıydı. Olmadığını Ortaçağ’da göstermektedir. Karras, pek çok ortaçağ halkı için “geleneksel evliliğin bile mevcut olmadığına değinmiştir. Evet, aristokratlar için bu sistem vardı ama hiç parası olmayan ve muhtemelen aile filan kuramayan insanlar hakkında çok şey bilmek gerçekten mümkün değildi. İnsanların, mesela ABD’nde 1960?lı yıllara kadar herkesin, evliliğe düşkün olduğu fikrine sahipmiş gibi göründükleri bildirilmiştir. Aslında, Ortaçağ’da çok sayıda insan, evlilik olarak resmen tanınanların yanı sıra diğer pek çok ilişki tarzı içinde yaşıyormuş. Karras, “kilise evliliklerini” sosyal kurumların zamanla nasıl değiştiğine iyi bir örnek olarak kullanmıştır. Geç Ortaçağ?da, kilise rahiplerin evlenmesini yasaklamış. Yine de, Ortaçağ Avrupası?nın her yerinde dini evlilikler mevcutmuş ve yasal bir statüleri olmamasına rağmen bu durum komşular ve yerel topluluklar tarafından sıklıkla tanınıyormuş ve doğumla olmayan ebeveynlerin çocuk üzerinde hiçbir hakları yokmuş. Bu, son birkaç on yılda Amerika?da aynı cinsiyetten olanların evlenebilmeleri sorununda gösterilecek tarihsel bir argüman olarak iyi bir benzeşim. Bugün, elbette, Protestanlık ve Ortodoks Hıristiyanlığı sayesinde, dini evlilik, Hıristiyan topluluklar arasındaki dinsel bekarlıktan daha yaygınmış ve dünya çapındaki tüm Katoliklerin yarısı bile, rahiplerin evlenebilmesi gerektiğini düşünmekteymiş. Ruth Mazo Karras bunun, bu tür bir birliğe gösterilen tahammülsüzlükten tahammüle ve gayri resmi olarak tanınmadan, resmen tanınmaya ve tolere edilmeye doğru bir yol olduğunu vurgulamıştır.  

Bugün, evlilik statüsü, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, eşlere hâlâ çok geniş yasal haklar sağlamaktadır. Herhangi Evliliğin sağladığı haklardan pek azını ne kadar köklü olursa olsun hiçbir cinsel beraberlik, bir cinsel beraberliğin sağladığı haklardan da pek azını ne yazık ki cinsel olmayan bir dostluk formu sağlayabilmektedir. “Cinsel Olan”a atfedilen bu merkezi önem ayrıca tartışılmaya değer ve Aseksüeller tartışacaktır, o ayrı. Ancak bu tutarlılık noktası bile değişim gösterir. Evlilikle gelen bu yasal yararlar günümüz evliliklerinin “reel” kültürel merkezine bitişiktir: Aşk! Çoğu kimse aşkı ezeli ve ebedi bir “duygu” olarak kabul etmeye meyyaldir ve en başta “evliliğin”, ne olur, mümkünse “aşk için” gerçekleşmesi beklenir: Para için evlenmek ve benzeri “ikincil saik”ler en azından ahlaken pek de hoş karşılanmaz. Buna rağmen bütün sistem “ikincil saik”lere ve belki de “ikincil saik”leri “aşk” ardında gizlemeye dayanır, ayrı konu.  

Geçmişte evlilik ve aşk arasındaki bağlantı, tarihin ve edebiyatın gizli dehlizlerine uzanır ama heteronormatif pratikte pek “marjinal” kalmıştır. Hukuki formlar, özellikle mülkleri etkileyenler, “aşk”tan önce gelmiştir. 19. Yüzyıldan itibaren romantik evliliğin yaygınlaşması sayesinde, bu ilişkinin tersine döndüğünü pek çok tarih kuramcısı göstermiştir. Tarihçi Stephanie Coontz?dan mealle: Aşk evliliği fethetti. Ama bu fetih ne üretim ve tüketim, ne kapitalizmin öz-dinamikleri, ne kentleşme ve sanayi vb. gelişmelerden bağımsız ve ne de sırf “aşk” iyi bir şey diye gerçekleşmiş bir fetihtir. Duyguların da bir ekonomi-politik’i ve buna kısmen de olsa belirleyici de olabilecek şekilde bağlanan bir kültürel-politik’i bulunur. Aşk evliliği fethetmişse, gerek “aşk”ı, gerek evliliği fethetmek, bütün kurum ve kuralları ve bunlara zemin olan olguları “yeniden var etmek” LGBTİQ+ politikası açısından hayati olabilir. -Fethetmek? Neden fethetmek? Başka fiille ifade edilemez mi?- Her durumda LGBTİQ+ mücadelesine bir alegori gerekirse bu göçmen mücadelesi ve göçmenin, taşındığı memleketi melezleştirmesine, “parya”nın “site”ye taşınmasına benziyor.  

Neticede evliliğin en değişmez unsurunun değiştiğini gösteren titiz ve dikkatli bir çalışma, Yüksek Mahkemenin eşcinselliğin, evlenme kurumunu baltalamaktan çok uzak olduğuna karar vermesine yol açtı, bazı yeni kabuller aslında evliliği zayıflatacağına onu güçlendirebilirdi. Kadınlar hukuki, siyasi ve mülkiyet haklarını kazandıkça ve toplum kadınların da “onura” sahip olduklarını kabullenmeye başladıkça, evlilik de değişmiş. Şimdi LGBTİQ+ yoluyla değişiyor dönüşüyor. Evlilik kurumundaki gelişmeler sadece yüzeysel değişiklikler değil. D’Emilio, Engels çizgisini çağımızda sürdürerek eşcinsel ailelerinin sosyo-kapital “birikim”in dönüşüm “momentum”larıyla ilişkisini gösterdi. Uzun zamandır özcü bir bakışla ele alınan evlilik kurumundaki değişkenlik ve dönüşkenlik ve bu kurumun üretim, tüketim, beden, üreme, ilişkilerinin değişim sapaklarına nasıl bağlandığı gösterildi. Bununla beraber yeni anlayışlar evliliği zayıflatmamış, tam aksine güçlendirmiştir. Değişen şey, yeni-tip ailelerin dünyanın her yerinde yolda olması.   

Hukuk-politik soru: Evlilik kazanımı ile uğraşılmaya değer mi, değmiş midir?  

Türkiye’de LGBTİ’ler -bir gün nefret, cinayet, ayrımcılık vb. son derece ağır dertleri sırtlarından atabildiklerinde ve başka mecralarda yeni kazanımları daha büyük ivmelerle elde etmeye yöneldiklerinde ‘evlenme hakları’ için daha fazla mücadele edebilir hale gelecekler midir? Gelmeli midirler? Evliliğe karşı mı yoksa bunun yanında mı olmak gerekir? Heteroseksüelliğin ailevi meseleyi evrensel mekanizmaya bağlaması; çiftleşmenin, yaşam, kültür ve değerlerin yeniden üretilmesi için bir koşul olduğu anlatısı; ırkçı anlatılara özgü yabancı ve göçmen korkusu; cinsiyetçi ve homofobik anlatılarda kuir korkusu ve uygunsuz sayılan çiftleşme ve eşleşmelere karşıtlığın nedenlerinden biri olan melezleşme korkusu arasındaki geçirgenliği açıklıyorsa evliliğe-sızmanın, heteroseksüel bir tarihsel pratiği değişip dönüştürmenin de paha biçilmez bir manası olabilir. Dileyenler için. Eski Yunandaki “demokratik” “kamu meseleleri davacılığı” prensibini de hatırlayalım o zaman: Ho boulomenos! Kim arzu ederse! Arzu ettiğimizde "medeni hal"inizi  evli bekar kutucukları ile sınırlı olarak değil, daha gelişkin ve çeşitlenmiş bir sistem içinde alacağız: Divorced = Boşanmış; Legally separated = Ayrılık kararı ile ayrı/l/mış; Married = Evli; Married - Civil Partnership = Medeni Hayat Arkadaşlığı; Married - Common Law Marriage = Ortak Hukuka Göre Evli; Married Domestic Partnership = Evli, Ev-İçi Hayat Arkadaşlığı; Married Pacts (“Pacte civil de solidarité) = Sivil Dayanışma Paktı ile Evli; Separated = Ayrı yaşıyor; Single = Bekar; Widowed = Dul.  

Türkiye’de de kararlı ve yaratıcı hak savunucularının girişimleriyle her geçen gün yeni ve öncekinden farklı bir anlayışa dayandığını düşündüğünüz yeni içtihatlar gelişiyor. Engin Yıldırım’ın “Karşı-Oyları” bu sahada hukukun evrileceği yönü ve geleceği temsil ediyor. Bir dizi karşı-oy ile uç veren “trend” Mahkemenin tüm üyelerinde karşılığını bulacaktır gelecekte. Her şey bir “karşı-oy”la veya karşı-oylar dizgesiyle başlar diyerek bu dinamik alanın geleceğinin “olumlu anlamda” belirsiz olduğunu vurgulayayım. Örneğin trans geçiş süreçleri bakımından Medeni Kanunun 40. maddesinin zorunlu bir şart olarak öngördüğü “üreme yeteneğinden yoksunluk” şartı, tartışmaları bitirmeyen bir başvuru neticesinde verilen bir kararla da olsa Anayasa Mahkemesi tarafından “hak ihlali” olarak değerlendirildi (tartışmaları bitirmeyen çünkü nüfus sicilinde gerekli değişikliği yapabilmek için geçiş operasyonu şartı, yani 40. Maddenin 2. Fıkrası, korunmakta ve bu cinsiyet yeniden atama operasyonu geçirmemiş ve belki de bunu istemeyecek ya da isteyemeyecek transseksüellerin kimlik belgesi alabilmelerini yine de önlemektedir). Bu demektir ki politika ve mücadele tercihleriyle kararlar da değiştirilip dönüştürülebilir. Her şeyden önce Anayasa Mahkemesi olsun, AİHM olsun her türlü Yüksek Mahkemenin “tarih yazan” bazı kararlarında olduğu gibi olmakta-olan hukukun ve olsaydı-çok-iyi-olurdu-hukukun pek çok alanında LGBTİQ+’nin meseleleri mevcut. Mahkeme Kapısı’ndan Duruşma-Meydanına Bizler kıpırdamadan bir şey kıpırdamaz ve en başta iyi bir çaba için ne çok erken ne de çok geçtir. Başta insan hakları hukukunun yakın tarihi hiçbir kavram ve kurumun Anayasal metinlerde durduğu gibi durmadığını, dönüştüğünü bize çok çarpıcı biçimde anlatır. AİHM içtihatlarında da eşcinsellerin hakları ile ilgili kararlar, 1990’lardan bu yana ortaya konulan baş döndürücü bir ilerlemeye işaret ediyor. Oysa “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” aynı sözleşmedir, kimse virgülüne dahi dokunmamıştır ve fakat hukuk aynı kalmadı. Mahkemelerin “yarattığı” bir şeydi. Yeniden yaratılanın ve dönüşenin arkasında büyük bir felsefe-politik ve her mekânda sesli bir sosyal-politik vardır. Bu felsefe-politik’in ve sosyal-politik’in de dinamizm içinde olduğu ve değişimin yargıçları da belirleyeceği aşikardır.  



** Avukat Doç. Dr.; Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, Ankara Barosu LGBTİQ+ Hakları Merkezi Başkanı. http://www.hukukfakultesi.hacettepe.edu.tr/cv/oyku_didem_aydin.pdf

[1] “Middlesex” Detroit’te bir cadde ismi ve Jeffrey Eugenides’in çok güzel bir romanının adı (Newyork: Picador, 2002). Romanı bana armağan eden tiyatro sevdalısı psikolog dostum Miriam Yezbick Engstrom ve Avukat dostum John Engstrom çifti, armağanlarının ithaf’ına Dickinson’un bu dokunaklı sözlerini yazmışlardı. Aynı ithaf’a ilaveten şu sözlerini de hiç unutmayacağım: Middlesex, bizim evimize birkaç apartman ötede olan bir caddenin adıdır. Her zaman bekleriz. Beni iyi tanımışlardı! Middlesex, etimolojik anlamda Sakson sözüne dayansa da İngilizce eş-sesinde, aynı zamanda da Ara-Cinsiyet, anlamına geliyor ve roman da -diğer şahanelikleri yanında- bir göçmen ve trans-erkek cinsiyet kimliği romanı. Göç bir tarafta, ‘Trans’ (aşkın) bir başka: aynı tarafta. Ve göç bir tarafta ‘yönelim’ bir başka: aynı tarafta. Heteroseksüel bir çiftin evimiz bu caddeden sadece birkaç ‘blok’ ötede, mealinde evimizi hayata, dünyaya ve ötesine yayan bir “aşkın”lık var. Bütün bir nefrete inat! Ben İngilizcesinden okudum. Türkçesinden de okuyabilirsiniz (Jeffrey Eugenides, Middlesex, Çeviren: Solmaz Kamuran, İstanbul: Domingo Yayınevi, 2015).