Bir Ekran, Bir Tanık

Sengül Kılınç

Sayı: 164, Sayfa: 55, 56

Ekrandan üzerime taşan bazı tanıklıklara “suçlu zevk” olarak tanımlanan şeyin eşlik ettiğini reddetmiyorum, burada üzerinde durmaktan korktuğum şey gördüklerime tanıklığımın tepkilerimi ne derece donuklaştırdığı, politik tepkisizlik ve çaresizliğime ne derece katkıda bulunduğu sadece.”

Bu bir mide bulantısı yazısı. Ama kelimelerin TDK’daki ilk anlamlarında kendini bulan bir “mide” ve onun “bulantısı” söz ettiğim. Bu bulantıda televizyonun failliği nereye düşüyor? Belki biraz yazılı düşünme hali olacak okuyacağınız. Son 5 senede televizyon, içinde yaşadığım vasat, kaba, çiğ, kötücül gerçeklikten haberdar olmak için başvurduğum bir referans noktası, yabancılaşma aracına dönüştü. Üzerine kapıyı kapattığım, mahallemi, şehrimi, dilimi, partnerimi değiştirdiğim çiğ gerçek, üstelik daha da fazlasıyla tek bir tuşla oradaydı. Unutmaya çalıştığımı hatırlamak için başvurduğum modern, ucuz bir mazohizm. İnşa ettiğim anlamın, korunaklı alanın bir fanteziden ibaret olduğunu tepemden aşağı döktü ve hâlâ da döküyor televizyon. Nihayetinde, kendimi bin bir politik tornadan geçirerek hayatımdan ötelemeye uğraştığım türcü, fobik, cinsiyetçi tertibatlar, kelimeler ve şeyler en saf haliyle, üstelik de olumlanarak karşımda salınıyor televizyonda. 

Travma ve İyileşme’de Judith Herman, vahşete verilen olağan tepkinin, onu akıldan çıkarıp atmak olduğunu, sosyal anlaşmanın belli ihlallerinin, yüksek sesle söylemek için fazlasıyla korkunç olmasından kaynaklı, bunun kelime karşılığının ‘dile getirilemez’lik olduğunu ifade eder. İşte televizyonun yaptığı tam da Herman’ın dile getirilmezlik olarak tanımladığı şeyin rutin ve farklı düzeylerdeki reddiyesi üzerine kuruluydu. Bunun bendeki yansıması da tam olarak şöyle işliyordu: aklımdan çıkarıp atmayı dilediğim, mesafe almaya çalıştığım bu gerçekliği bir ekranın, bir tuş darbesiyle üzerime faş etmesi ve karşıma bıraktığı şeyle tanığın mağdurluğunu yaşatmak. Tanıktım ama tanıklığımın ederi yoktu. (Burası tetikleyici olabilir.) Duygulanan, oyun oynayan, bağ kurabilen bir hayvanın jülyen doğranmış bedeninin baharatlara batırıldığında alacağı hali tartışan gurme aşçı da oradaydı, ataerkil pazarlık içinde heybesini doldurmuş bir kadının bir başka kadına tuğra baskılı çay bardakları, damask perde yığınları, gözü kör edercesine beyaz mobilyalar arasında izlenen düğün videoları eşliğinde uyguladığı sözsel, sembolik şiddet de. Bu tanıklık yetmedi ve sıkıldıysanız bir başka tuşla bir başka arttırılmış gerçekliğe geçebiliyordunuz. Bu kez de detaylara Sherlock Holmes’cu hâkimiyetiyle bir kadın, adli tıp, psikiyatri ve hukukun iktidarını gözümüze sokan erkek ekürileriyle kayıpların izini sürüyor, fail olmadıklarına önce kendilerini sonra sunucuyu ve sonra da seyirciyi iknaya uğraşanları dikenli, çapraz sorgulardan geçiriyor ve siz cinayet itirafını takiben stüdyoya gelen polisleri görüp haftanın beş günü yayınlanan bir CSI bölümü izlediğiniz sanrısına kapılıyordunuz. Tek fark olay Çorum’un bir köyünde geçiyordu ve baya gerçekti. Taşra, kırsal romantizmi olanlara kötü haber.  

Adı geçen gösterilenlerle yetinmeye alışmışken, varoluşunuz saniyelik bir hamleyle bir bip’in arkasına gönderildiğinde bu kez keskin bir iktidar makasını böğrünüzde hissediyor, temsiliyeti yalnızca aşağılanma ve reddetme politikalarına malzeme olduğunda mümkün olabilenlerin, orada olmayan varlığından tekrar emin oluyordunuz. Bir gösteren olarak yokluk. Bazen varlık, bazen yokluklarıyla, sanırım yine de herkes oradaydı televizyonda. 

Bahsettiğim görüntülerde gerçek olan şeyin yaratılan mise-en-scène’in olmadığını biliyorum. Gerçeklik, bu mise-en-scène’in, gündelik hayattaki vasatlık, akıldışılık ve şiddetin sıkıştırılmış bir halinden besleniyor olması. Tam da bu yüzden şekeri fazla kaçmış bir çay gibi mide bulandırıcı.  

Ekrandan üzerime taşan bazı tanıklıklara “suçlu zevk” olarak tanımlanan şeyin de eşlik ettiğini reddetmiyorum, burada üzerinde durmaktan korktuğum şey gördüklerime tanıklığımın tepkilerimi ne derece donuklaştırdığı ve politik tepkisizlik ve çaresizliğime ne derece katkıda bulunduğu sadece. 

Bu anlarda sormak zorunda olduğum şey sanırım bu sonsuz ihtimaldeki bayağılığın gündelik yaşamdaki karşılaşmalardaki kaynağıyla nasıl baş edebilecek olduğumuz. Neticede taşıyamayacağımız gerçeklere, tanık da olmama arzusu içinde, bir televizyon ekranı sonsuza kadar kapanabilir. Ya bütün o sokağa, evlere, odalara, kurumlara, ilişkilere nüfuz etmiş 3 boyutlu fail görüntüleri. Onların da tek tuşla kapanmadığı barizken, bu görüntülerle ne yapabileceğimiz sorusu ve cevabı sanırım bir başka dosyanın konusu.