Kalp Kıran Kuirlerdeni de Hesap Soralım mı Tatlı Kıs?

Umut Erdem

Sayı: 156, Sayfa: 53-58

"Nasılsın?" diye sormak üzerine bir-iki defa daha düşündüğüm, cevabını, soran herkese dürüstlükle vermeye pek yanaşmadığım, cevap vereceksem de ezberden "iyiyim" dememenin üzerine daha çok düşündüğüm dönemlerden geçiyorum. KHK ve OHAL, aslında "vatandaş" olarak görülmediğimi hatırlatıyor bana, geleceğimin çok daha güvencesiz olduğunu... Korkuyorum bu yüzden ve endişeleniyorum. Umutsuzluğa kapılıyorum, öfkelenmeden duramıyorum. Hiç tanımadığım, daha önce yollarımızın dahi kesişmediği insanlar için kaygılanıyorum. Kendi hayatıma ayna tuttuğumda, ne zamandır yaşamım OHAL süreçlerini yaşıyor, hafızamı kolayca toplayıp yoklayamıyorum. "Lubunyalar olarak ailelerimizin hayatımıza atanmış kayyumlar" olduğunu söylemişti bir arkadaş, haklıydı vesselam. 

Toplumsal olaylardan, bunlara yönelik mücadelelerden söz ederken duygularımızı tamamen arkamıza almak mümkün mü? Bir üst cümlede bahsettiğim duyguları düşününce, toplumsal olayların bizim bedenimize yaptığı tesirlerle büründüğümüz duyguları ve onların teşvikiyle girdiğimiz mücadeleleri, savunduğumuz şeyleri düşününce duygulardan bahsetmek istiyorum, demek istiyorum, duygular... En son ne zaman duygular hakkında konuştunuz, konuştuk, konuşuyoruz? En son ne zaman duygularınız yüzünden suçlandınız, zayıf görüldünüz? Biz ne zaman bıraktık duygularımız üzerine konuşmayı? 

Muhalif olan, totaliter rejime, tek tipçi, ırkçı hükümet ve devlet sistemine kafa tutmaya çalışan, cinsiyet ve beden anlamında normatif düzene ayrıksı bizler için "kişisel olan politiktir." O yüzden ben kişisel olan ahvalimden bahsetmek istiyorum. Ahvalimi mi sordunuz? Benim ahvalim, ilişkiler efendim. Duygulardan bahsetmek istiyorum biraz sizlere, duygularımızın bizimle ilişkisinden. Sanki duygular yokmuş gibi davranılmaya teşebbüs edilen muhalif hareketlerde, hatta üzücü bir biçimde yeri geldiğinde feminist-kuir politikada, camiada yerle yeksan edilen bedenin, kalbin gözünden konuşmaya teşebbüs edeceğim ben de. 

Neden ahvalim ilişkilermiş şimdi? Nereden çıkmış ki bu? Feminizmin benim/bizlerin farkına varmasını sağladığı en önemli şeylerden biri, ilişkilerin, ilişkilenmelerin, bağlılıkların kapı arkasında yaşanmalarından ibaret olmadığı. Aksi takdirde onca erkek şiddeti nasıl açığa çıkardı? Toplumsal cinsiyete dayalı iktidar ilişkilenmelerinden nasıl haberdar olurduk? Özellikle o entellektüel, filozof, edebiyatçı vs. geçinen birtakım adamların ataerkiden ve fallokrasiden güç alarak kadınlara ve/ya kadın(sı) varsaydıklarına uyguladıkları tahakkümden bahsediyorum. Bunlar bilinmeye başlanan gerçekler. Farkına varılıp tepki konulan şeyler. Solcu, anarşist birtakım erkeklerin "fıtrat" diye kabul ettirmeye çalıştıkları hegemonik maskülen davranışlarına feminist gözün karnı tabii ki tok, ayyuka çıkması ise işte bu sayede oldu, kapalı kapılar ardında bu halin sürdürülememesiyle, ifşalarla.

Hem bu ayrıcalıklara arkasını rahatça yaslayan iktidar ve tahakküm ilişkilenmeleri, politik harekete zemin yapmaya çalışan hegemonik erkek zihniyete hem de vatandaşı olarak görülmediğimiz hatta kendisi için yaşıyor kabul edilmediğimiz devlet ve hükümetin uygulamalarına karşı şifa için lubunyalar olarak birbirimize tutunmaya, örgütlenmeye, straight ilişkilenmelere kafa tutan, dayanışma dolu ve normları karşısına alan ilişkilenmeler yaşamaya çalışıyoruz. Peki bunlar üzerine ne kadar konuşuyoruz? Bunlar da biraz kapı arkasında, kişinin kendi hayatı ve kararı ekseninde tamamen eleştiriye kapalı olarak mahreminde mi kalıyor? Queer ilişkilenmelerde hiç şiddet, güvensizlik, haksızlıklar yok mu? Tüm queerlerin ilişkisi pek pür-i pak mı? Çok eşli/aşklı anormatif ilişkilenmeler temelden sağlıklı ilişkilenmelere örnek olacak türden ilişkiler mi? Bu soruları en son kendinize ne zaman sordunuz? İşte ben biraz bunlardan konuşmak istiyorum. İlişkilenmeler diyorum efendim, ilişkiler...

Bu sorduğum sorular size ergen birini hatırlatmış gibi hissettirebilir. Gerçekten "bedenin ilk deneyimler esnasında edinilmiş temsillerini"1 deneyen, zorunlu ve öğrenilmiş straight yaşam normlarıyla hayatını sürdürdüğünü düşünürken kuir yaşam üzerine düşünüp eylemeye başlayalı o kadar uzun zaman olmamış bir gönül ve kalem sahibinden bir şeyler okuduğunuzu size hatırlatmak isterim. Belki de bu yüzden böyle bir yazı yazmayı seçtim. Belki de bu yüzden bu konu bana dert oldu. Tıpkı "Emin bir yuva mıdır beden? Güvenilir midir? Farklı birtakım bağlılıkları var mıdır bedenin? Neleri vaat eder ve neden bazı şeyleri reddeder?"2 gibi sorular sorması tahayyül edilen bir bebeğe benzetebilirsiniz beni, bu savınızı reddetmeyeceğim; çünkü hakikaten öyle.

Sırbistan’dan feminist lezbiyen Lepa Mladjenovic, savaş zamanlarında sevgilisiyle sevişiyor olmasının onu utandırdığını anlatıyor "Bir Feminist Lezbiyenin Savaş Zamanlarından Notları"3 isimli makalesinde. Savaş zamanında ilk unutturulan, sessizleştirilen ve feda edilen lezbiyenler, biseksüeller, cinsellik ve beden anlamında normatif pratikleri karşısına alanlardır; cinsellik ve beden politikasıdır çünkü. Lepa Mladjenovic’in dilinden konuşursak "Savaş zamanlarında lezbiyen olmak, içselleştirilmiş homofobik korkuları arttırır." O yüzden KHK, OHAL içerisinde benim ahval olarak ilişkileri ve duyguları seçmem, biraz nasıl desem "Ne alaka?" dedirtebilir. "KHK, OHAL varken bundan mı konuşacağız şimdi yani?" dedirtebilir. Keza zaten konuşmuyoruz. Kim konuşuyor? Siz konuşuyor musunuz? Ben buna teşebbüs etmek istedim, çünkü gerçekten belirli bir süredir ahvalim bu. Bunun sebebi belki tahmin yürütebileceğiniz gibi bana hiç iyi gelmeyen ilişkiler yaşamış olmam ve bunların beni gerçekten kötü hissettirmesi. Bu konuda çuvaldızı kendime batırmaktan yine imtina etmekten çekinmeyeceğim gibi, queer/lgbti+ camiası içinde bazı pratiklerin (homo)normatif, "asıl kuir olan" halini alması ve bunun ben dahil birçok kişiyi dışarıda bırakabileceği ihtimalini de gözardı edemeyeceğim. Antifeminist, lgbti+fobik, kadın düşmanı, cinsiyetçi ve hetero/monoseksist4 bir dünyada, bu ayrımcılık biçimleriyle normatif pratiklerin yarattığı eşitsizliği ve iktidar alanlarını göz önüne alarak çoğu kadın ve queer’in (ben de buna dahilim) kalbinin kırıldığı gerçeğini yadsıyor değilim, hatta bifiil bunu gözönüne alarak şunu da belirtmek istiyorum; bifiil queerlerin kendisi de kalp kırıyor.

Kişisel olan karmaşıktır, der Sara Ahmed. Yani ben burada kendi kişisel hikayem ve ahvalimle beraber masaya yatırıp tartışmaya açmak istediğim duygular ve ilişkilerden hareketle kendi duygu durumumu ve hesaplaşmamı da yapmış olacağım aslında. Bunu yazarken beklediğim şey adaletsizliği adalete, haksızlığı hakkaniyete dönüştürmek, acıya merhem olmak değil. Bir teşhir etme formu diyebiliriz. Çünkü bu yazı ve bu bağlamda anlatacağım hikaye(ler), ortaya çıkarıp çözümlemeye çalışacağım duygu durumu, aslında sadece kişisel değil. Kişiler olarak bizler "kişisel olanın ötesinde ve kişisel olanın kişinin (yani bizlerin) ötesinde temsiliyetini sağlayan ilişkilerle"5 donanımlanırız. Bu ilişkilerin neden olduğu incinme hikayelerinin anlatılması ve başka incinme hikayelerinin dinlenmesi iyileşme için önem taşır. Çünkü incinmişizdir ve iyileşmek, incinerek aldığımız yaranın üstünü örtmez, "aksine onu başkalarına teşhir eder: İyileşme bir teşhir etme şeklidir." Beklediğim, karşı taraf(lar)tan bir hareket yahut açıklama olmasa da kendimin iyi hissetmesi olabilir. Yazıyı yazarak kendimi iyi hissetmek için alan bırakıyorum. Adaletin tecelli etmesi ya da duygular ve ilişkiler bağlamında sorunlu gördüğüm şeyleri klavyeye bastığım birkaç tuşla düzeltme eğiliminde ve gayesinde değilim. İçimdeki yarayla farklı bir ilişki kurabilmek niyetim, onunla ilişkimi yeniden düşünebilmek.

J. Jack Halberstram, queerlikle unutmayı, heteroseksüel inşa ve öğretiyi kişinin hayatından çıkararak queerliğin meşruiyet kazanmasına bağlar. Yola devam etmek, belirli kurallar ve normativite nezdinde kimlik inşa etmekten ziyade doğaçlama ve çuvallamayla varoluşu queerleştirmek için unutmanın öneminden bahseder. Gerçekten de en bariz olarak, heteroseksist ve erkek egemen aile yapılarında sevgili (!) ebeveynlerimizin bizim için biçtiği hayata baktığımız zaman hatırlamanın, yüreğimizde deştiği yaralarla beraber büyük bir yükün altına girdiğimizi hissederiz. Aile, kan bağı ve üremeye dayalı, heteronormatif kodlarla sarılı çemberden çıkmanın en temel yollarından biri, o anlatıyı unutmak olabilir aslında. İşte hegemonik heteroseksüel ilişkilerde baş gösteren heteroseksist pratik ve toplumsal cinsiyete dayalı rolleri reddetip o çemberin dışına çıkmaya çalıştığımızda, hiyerarşi olarak diğeriyle eş değer düzeyde olmayacak olsa bile yaşadığımız hayalkırıklığından kaynaklı belki çok daha fazla acı verecek (bu kişiden kişiye göre de değişir illaki) homonormatif deneyimlere toslayabiliriz lgbti+/queer camia ve ilişkiler içinde. Aslında belki en iyisi bunları da unutmaktır. O anıların acısıyla baş etmektense, kafanızda hep bir şekilde bunların döndüğünü hissetmektense, en iyisi bunları unutmaktır. Fakat yas tutmayı, "kaybın anlamını zaman içerisinde müzakere etmek ve yeniden müzakere etmek" olarak alırsak, bedenimizde hâlâ tutunan yara izinin "bedenimizi nasıl şekillendirdiğini hatırlatarak yarayı her zaman teşhir ettiğini görmek" daha kolay olacaktır. İlişkilerimdeki kötü deneyimleri ve kişileri tamamen unutmaya programlamışken kendimi, yara izimin yaralarla birlikte işlediği bazı duyguların peşinden giderek onlarla farklı bir ilişkilenme kurmanın adımı olarak ve "gerçekten tüm queer ilişkiler pek mi güzel arkadaş, ilişkilerden ve duygulardan bu denli konuşmazken?" deyip bu yazıyı yazmaya koyuldum.

"Sahip olmadığı bir yaşam üstüne dile getiremeyeceği hayallere dalmış olan bir erkek ya da kadın birden düz bir duvarda bir kapıyla karşı karşıya gelir. Bu kapıyı açar. Kapının ötesinde o hayat ve o hayatı doğal karşılayan bir erkek ya da kadın vardır. İlle de bir şeylere sahip olma isteği değildir söz konusu olan, belki de tam tersidir, ama gizli bir yaşam serilmiştir gözler önüne. Aranan gerçek yuva budur işte, ve o kişi, sevilenin ta kendisidir.

Sevilen’in çoğu kez seven’in hayallerinin vücut bulması olduğunu söylersem belki de sinik bir yaklaşım içinde olduğum savunulacaktır. Oysa belki de bu kadarı yeterlidir. Esin veren birinin olması yeterlidir. Hayaller değiştiğinde -ki değişirler, ki değişmek zorundadırlar- acı başlar. Büyülü kent birden yok olur ve siz yellerin kavurduğu çölün ortasında yapayalnız kalıverirsiniz. Sevdiğinize gelince... O sizi hiçbir zaman anlamamıştır. İşin doğrusu, siz kendinizi hiçbir zaman anlamamışsınızdır." - Winterson, Jeanette, Vişnenin Cinsiyeti, çev. Pınar Kür, syf. 89

Benim için de romantik ilişkilerde hezayan, ayrılık ve yas tutma süreci tam da bu noktada başlıyor. Karşılıklı çekim, düşünce anlamında ortaklık sağlanabilecek pek çok şey, paylaşım alanının açıklığı, farklılıklarla birarada olmanın sağladığı farkındalıktan etkilenme gibi pek çok durum, kişiyi daha çok tanıma ve kendisiyle ilişki yaşamak istemem için bir sebep olabiliyor. Özellikle kadınlarla/queerlerle yaşadığım bu ilişkilenmelerin flört aşamasında, çok heyecanlanıp yükseldiğimi söylemem gerek. Kendimi galiba fazla kaptırıyorum, arzular şelale gibi akıyor içime, sular benden geçip diğer kişiye süzülüyor, süzüldükçe biriken damlalalar coşkun suları bedenlerimizden taşırıyor, taşırırken bizi de içinde işliyor, bizi de birbirimize akıtıyor.

Bu, bir yandan benim arzumla aklım ve gönlümde beliren tezahür olsa da karşılıklı olmasıyla bedenimdeki titreşimleri artırıyor, hayallerimin şahikalığına daha da ilham veriyor. Bu karşılıklı istekle gelişen birbirini tanıma ve flört aşamasında işler güzel işliyor fakat ya kısa bir süre sonra yahut yine çok uzun olmayan belirli bir sürenin ardından göğüs gerilemeyen hayalkırıklığı, işleri hiç yaşanmasaydı daha iyi olurdu noktasına bile getirebiliyor. Ve ben kendi hesaplaşmam, hayalkırıklığım, öfkem ve özlemimle "çölün ortasında yapayalnız kalıveriyorum."

Bünyede özlemin hüküm sürmesiyle hayali kurgular aklımda çark etmeye başlıyor sonra. Bir takım yas tutma şekli belki. Bir yandan Oktay Rıfat’ın söylediğinin bir tezahürü: "Uzak geldim, uzağa gidiyorum." hali. Bu uzağa gitme hali kendimi anlatamamanın, yanlış anlaşılmanın, anlaşılamamanın neden olduğu kızgınlık ve acıyla baş gösteriyor. İlişkide ve karşı taraftan ne istediğimi anlatamamanın, aldığım tepkiden iyi anlattığımı düşünmememin sebep olduğu acıyla başbaşa kalıyor ve sadece kendimi suçlamayı seçiyorum.

"Artık ne kendimi ne de başkalarını anlayabiliyorum. Hayat ve insanlar hakkında işe yaramayan pek çok şey öğrendim. Gerçekten hiçbir işe yaramıyor." - Barış Bıçakçı, Veciz Sözler, syf. 86.

Peki acı nedir? Acının temel bir duyu olmasından çok daha karmaşık olduğu söylenir. Acıyı, farklı türde olumsuz ya da itici duygular arasındaki ilişki üzerinden tahlil ederiz. Bunun yanı sıra deneyim yoluyla ona yeni bir anlam, düşünce yükleriz. Yani acı sadece bedenimde duyduğum bir his değildir. Sara Ahmed acı üzerine şöyle der: "Acı malumun ilanı gibi görünürken... acı deneyimi, hatta acının acı olduğunun kabulü, duyumlar ve "diğer his duyumları" arasında karmaşık ilişki şekilleri içerir."6 Tıbbi söylemde dış uyaranlarla acı duyusu arasında basit bir ilişki ya da eşdeğerlik olmadığı söylenir. Bu yüzden acı sadece bir hastalığın ya da yaralanmanın semptomu olarak görülmez. Acı ile incinmenin genel olarak doğru orantılı olduğunu da söyleyemeyiz. Ne kadar acı duyarsam o kadar incimişimdir, dememiz zordur. Acı ve incinme ilişkisi, edindiğimiz tecrübeye, acıyı ne kadar hatırladığımıza, acının sebebini anlayabilme ve sonuçlarını tahlil edebilme becerimize bağlı olarak belirlenir.

Neden acı duyuyorum, diye kendime sorduğumda verdiğim yanıt, "zaman üzerine istibdat"7 kurmuş olma ihtimalimi bana hatırlatıyor. İlişkinin ve ilişkiyi paylaştığım kişinin bana aktardığı ve paylaştığımız arzu, sevgi, zevk, birtakım ihtiyaçlara kendimi adamış olma halimin gerçekliğini. Kendi potansiyelimi aşacak biçimde karşıki insana değer vermiş, ona güvenmiş olma durumunu. Aslında "hayalgücümün yaşanmışlığa karşı zafer kazandığını" anlayamamıştım o an belki de. "En çok neye değer veriyorsan onu riske atarsın" denir ya, onu yapmıştım aslında belki. Hayal ettiğim şeyler, gerçeklikle uymuyordu belki de. Çok şey bekliyor ve istiyordum farkında olmadan. İkisinin birbirine bağlanması bir yandan paradoks bir şey. Çünkü hayal kurmak kötü bir şey sayılmaz ama kendinizi karşıki kişiye biraz olsun adamak istediğinizde, kendinizden bir şeyler vermek, onda gizlemek, onunla paylaşmak istediğinizde, sağlanmasının imkansız olduğu bir şeye güven duyuyorsunuz; hatta buna zorunda hissediyorsunuz kendinizi: Güven. "Güvenin sorunu sağlanmasının imkansız olmasındandır."8 der Adam Philips. Oysa uzun birlikteliklerin ilacının güvenden geçtiği hep söylenir. Güven, anahtar kelimedir. Birisiyle bağ kurduğunuzda onu tanımakta daha çok yol katetmek istersiniz ve güvenmeye başlarsınız. Bu güven, sizi ona daha da yakınlaştırabilir. Kendisine olan hissinizi, onunla kurduğunuz bağı artırabilir. Bu bilgiyi genelleştiremeyiz ve sadece "standart" olan, olmayan romantik ilişkilenmeler için bir anahtar olarak bahsedemeyiz ama benim için ve ilişkilendiğim neredeyse herkes için güven, karşıki insana kendisini daha çok açmanın bir yolu oldu. Ve aslında ilişkilenmelerim, bendeki o güven halinin bitmesiyle tosladığım hayalkırıklığı sonucu son buldu.

"Güven, salt bir şeye bel bağlamaktan farklıdır." der, Martha Nussbaum. "Bir çalar saate bel bağlayabilirsiniz. Eğer iş görmezse bir raddeye kadar hayalkırıklığı yaşarsınız. Fakat kendinizi iyice savunmasız hissetmezsiniz ya da gerçekten başarısızlıkla kuşatılmışsınız gibi gelmez size. Benzer biçimde yalan söylemeye ve aldatmaya devam eden, yalancı bir iş arkadaşınıza bel bağlayabilirsiniz. Fakat bu kesin olarak bu kişiye güvenmeniz için bir neden teşkil etmez. Aksine, kendinizi meydana gelebilecek yıkımdan koruyabilirsiniz. Tam tersine güven, kendinizi ihanet ihtimaline açmaktır. Hem de derin bir acı verici deneyim yaşayacak şekilde. Bunun anlamı, sayesinde hayatta kaldığınız kendinizi koruma stratejilerini esnetmektir... Güven bir çeşit inanış mıdır, duygu mu? Karmaşık biçimde her ikisi de. Birisine güvenmek, onun sorumluluklarını yerine getireceğine inanmaktır. Aynı zamanda bu sorumlulukların kişinin gelişimi için önemli olduğu belirtilir. İkinci durum, bir takım duygular için önemli bir bileşendir. Umut, korku gibi, işler kötüye giderse ortaya çıkan derin yas ve kayıp gibi... Güvenle yaşamak, hakiki savunmasızlığı ve çaresizliği içerir ki bunlar kolaylıkla öfke halini alabilir."9

Güven için kur(ama)duğum(uz) iletişimdeki çatırdamalar bir kırmızı bayraktı. Uzun süreli birliktelikler yaşayan lgbti+ çiftlerin de önemle altını çizdiği, ilişkide iletişimin önemiydi10. Sağlıklı bir iletişim kurmak, ne istediğini, talebini, ihtiyacını, korku yahut endişe duymadan karşı tarafa anlatmak önemlidir benim için ve bu bana son derece güven verir. Ama gerçekten insanlarla sağlıklı bir iletişim kurabilmek ne kadar mümkün? Belki artık bunun imkansızlığa yakın olması, güveni aşılmaz bir sorun olarak ortaya çıkarıyor. Kendimi anlatamadığımı, ihtiyacımın görülmediğini, karşıki insanın ne ihtiyacı olduğunu, ne istediğini anlayamamak, sağlıklı bir iletişimin yokluğuna işarettir. İlişkide her şey olduğu gibi paylaşılmak istenmeyebilir, taraflardan biri mahreminde bir şeyler kalmasını talep edebilir. Bu doğal bir istektir fakat yine de iki tarafı tesir eden (özellikle bir taraf bunu fark etmese dahi, diğer taraf bu konudan kaynaklı bir bocalamada olduğunu aksettirdiğinde) durumlarda esneklik sağlamak önemlidir. Evet, esneklik; esneklik önemlidir bence. Bir ilişkimde bu esnekliği çok bulamadığımı düşünmüştüm, attığım çoğu adımda dikenlere battığımı düşündüğüm kural, katı prensipler ve beni kendimden utandıran karşıki kişinin hassasiyetleriyle sarılı hissetmiştim kendimi. Kısa süren bu ilişki süresince çok bir şey paylaşamayacak ve ilişki üzerine, kendimiz üzerine çok konuşamayacak, konuşsak da bunu daha sağlıklı olması adına yüzyüze yapamayacak kadar ayrı gayrı geçirmiştik. Ayrı gayrıyken kendisinin yaşadığı, kendisini çok etkileyen bazı olayları benimle özellikle paylaşmak istememişti, çünkü bunları tekrar tekrar paylaşmak travmatikti. Bu anlaşılır bir durum ama benim için kişinin çevresine, elimi asla uzatmaya bile cesaret edemediğim tellerin örülmesi, kafamı karıştıran ve güvenimi altüst eden bir şey. İlişki içinde esneklik ve açıklık üzerine düşünmeyi, konuşmayı denemek, güven üzerine konuşmanın bir yolu olabilir belki, onu yeniden inşa edebilecek olan. Belki de külliyen hatalı ve düşüncesizimdir. Konu ilişki olunca, yargılamalarımda çok net olamayabiliyorum. Adam Philips, "aslında bir ilişki için çabalıyorsanız zaten bir şeyler ters gidiyor, bir şeyler eksiktir." der. "Çünkü iyi şeyler -sevgi, merak, arzu, dertsiz bir ilgi- ancak çaba bittikten sonra gelir."11 Belki de kafamı buna pek de takmamam lazım, hatalıyım, değilim. Ne fark eder?

"... Belki de tüm romanslar böyledir; yani eşit iki taraf arasında bir anlaşma değil de, günlük yaşamda çıkış noktası bulamayan düşlerin isteklerin bir anda patlaması. İşin içinde dram olması şart; havai fişekler devam ettiği sürece gökyüzünün rengi de farklıdır." Jeanette Winterson, Tutku, çev. Pınar Kür, syf. 24.

Gerçeklikteki saçmalık, hayaldekiyle boy ölçüşebilir mi peki, ben de size sormak istiyorum.

"Aşk heteroseksüeldir" peki seks homonormatif mi?

Sloganvari ve provakatif bir başlıkla yayınlanan bu yazıyla12 lgbti+/queer camiada homonormatif izlerin meşru bulunma ihtimali üzerine kendi ilişkilerimdeki deneyimlerim ışığında eleştiriye başlamak istedim. Yazının yazılma motivasyonu olarak aşkın kutsanmasına, "iki ibnenin/sevicinin aşkının heteroseksizme meydan okuması" gibi güzellemelere, Onur Yürüyüşü’nün #LoveWins (Aşk Kazanır) hashtag’ine indirgenmesine yönelik eleştirileri anlıyor ve bilfiil bunlara hak veriyorum. Önceden de belirteyim; kimi sloganvari ve provakatif, büyük cümlelere bayılırım. Ama "Aşk heteroseksüeldir" cümlesi birçok lgbti+ ve queer varoluşu dışlayıcı bir pozisyonda olmasının yanı sıra "ÖZET: AŞK YOK, SEVİŞİYOZ" demek, yani cümlenin öznesi fotoğraftaki iki "gey" olmadığı takdirde bu şekilde genelleyici bir ifade kullanmak, ikincisini değil (belki ikisini de) de ilkini talep eden, bundan mutlu olan, buna yönelen, eğilen lgbti+ ve queer varoluşu, queer şemsiyenin dışına atma teşebbüsünü göstermiş olur. Çünkü sadece cinsel yönelimlerimiz olmayabilir, romantik yönelimlerimiz de olabilir. Sadece romantik yönelimlerimiz de olabilir, ikisi birbiriyle örtüşmeyedebilir. Bunların geçerliliğinin yadsınması, heteronormativitiye karşı bir homonormativite yaratır.

Lgbti+/queer ilişkiler içinde homonormativite teşhisi koyabileceğim şeylere tanıklık ettim. Hayatımız boyunca heteronormativite bedenimizde, aklımızda ve yüreğimizde pek çok hasar bırakmıştır, onarımı zor olmuştur. İkisinin kurduğu hiyerarşiyi, verdiği/vereceği zararı genelleme yoluyla eşitlemek değil niyetim, kendi biricikliğim üzerinden ahvalim olan ilişkilerdeki homonormativiteyi masaya yatırmak istedim.

İlişkide kişilerin birbirlerinden sorumlu olma halinin, iki tarafın ya da tarafların onayıyla birtakım hususlarda hesap verebilirlik alanının açılması ya da bunun talep edilme halinin, direkt sahiplik ilişkisiyle tanımlanmasının, homonormativiteyi meşrulaştırıcı etkide olduğunu düşünüyorum. Sorumluluk almak nedir? Birisine sahip olma, aranızda ve ilişkiye dair aitlik ilişkisi kurmak demek mi? Aksu Bora, Şirin Tekeli’nin ölümü üzerine yazdığı yazıda13, ikisinin ayrımını öyle güzel açıklıyor ki, şiir gibi: İnsanlarla da şeylerle de başka tür ilişkilenirdin. Sahip çıkarak değil de sorumlulukla. Varlığın, bu ikisi arasındaki farkı unutmamamızı sağlıyordu. Kurduğun, bağlandığın, önemsediğin hiçbir şeyin sahibi değildin. Onlara sorumluydun ve ben sorumluluk duygusu senin kadar gelişmiş pek az insan tanıdım.

Sorumlu olmanın, bir aitlik duygusu yarattığını kabul etmiyorum; benim için dürüstlük, adil, hakkaniyetli yaşantı ve paylaşımlar yaratmak için son derece değerli ve etik bir talep ve anlayış, sorumluluk. İlişkinin ismi ne olursa olsun, ne tür olursa olsun, tarafı kaç kişi olursa olsun, straight norm ve pratiklere karşı durmak için ne kadar çaba sarf edilirse edilsin, bu bizlerin birbirimizden sorumlu olduğunu ve hesap verebileceğimiz alanların olduğunu, o şekilde aramızda bir hukuk ve bağ yaratabileceğimizin mümkünlüğünü ortadan kaldırmaz, bu talep ilişkiyi naqueer de yapmaz. "Queer" ilişkilerimizde bu şekilde tersinden bir idealleştirme yapıyoruz aslında. Bu idealleştirmeleri belirli kural ve başka biçimde öğretiler üzerinden meşru kılmaya çalışıyoruz. Aslında istediğimiz öğreti ve normatiflikten azade olmakken sorumluluğu, aidiyetle eşitleyen başka bir normatiflik ve öğreti yaratıyoruz. Birisine karşı sorumlu olmakla, birisine ait olmayı eşitleyip sahipliği sorumlu olmak üzerinden tanımlıyoruz. İlişki sadece bir kişinin isteğiyle mi olur? Benim için uzlaşmayla yürüyebilecek bir şey, ilişki. Oysa bu, straight olmamak uğruna, kolaylıkla çöpe atılabilirken, ilişkinin güya o straight olmayanın taleplerini gerçekleştirmeye odaklanmayla sağlanacağı tahayyül ediliyor. Bundan hoşnut mu olmalıyım? Oysa bu, bir şeye boyun eğmenin nazik bir ifade ediş hali olmaz mı? Belki de aslında bir şeyleri görünmezleştirmeye çalışıyoruzdur, bu benliğimizin karmaşasını ortadan kaldırır, bize rahatlık verir, birisiyle kurduğumuz bağın gözümüzü korkutmasından bu şekilde kurtulmak umudundayızdır. "En derinimizdeki düşünceleri görünmezleştirmek isteriz. İçsel yaşamımızı... Söylemediğimiz şeyleri... Hissetmekten korktuğumuz duygular. Özlemlerimiz. Rüyalarımız." - Jeanette Winterson, Vişnenin Cinsiyeti , syf. 8

Ha ne diyorduk? Homonormativite, evet. Bir yaz tatilini, beraber çok başarısız bir çok eşli ilişki deneyimi yaşa(yama)dığım eski sevgilimle geçirme kararı vermiştim. Daha doğrusu, kendisi beni o zamanki sevgilisiyle birlikte yapacağı tatile davet etmişti. Ama o zamanki sevgilisi, bizim eskiden sevgili olduğumuzu bilmiyordu, beni de ilk bu tatille tanımış olacaktı ve onlara ait olan, söz söyleme hakkına daha çok sahip olacakları bir yere gidecektim. Bunun üzerine çok düşünmüştüm. O "sevgiliyle" aslında tanışmak istemiyordum ve zorunda da değildim. Mesela neden böyle "rahat kafalara" girmiştik? Böylesi çok mu queer’di? Bana böyle bir sorunun sorulduğunu hatırlamıyorum: "Onunla tanışmak ister misin?" gibi. Ama ne olsa artık aramızda öyle hisler yoktu, "kanka" gibi bir şeydik ve diğer arkadaşın bizim geçmişimizden haberi olması gerekmezdi, onların yaşam alanına davet ediliyor olsam bile. Herhalde düşünce buydu. "Queer kanka" modu, birtakım sorumluluk ve etik değerleri gölgede bırakmaya son derece hazır ve nazırdı. Bununla ilgili hislerimi belirtmemin, beni birtakım etiketlemelere tabii tutacağını düşündüm. "Ondan hala hoşlanıyor olmak" gibi, "muhafazakâr olmak" gibi, "ona değer vermiyor olmak" gibi... Sonuç itibariyle, ben sonrasında pişmanlık da duyacağım bir hata yaptım ve burada paylaşmak istemediğim birtakım gizlenen şeylerin, söylenen yalanların arkasına sığındım. Bir yalana ortak oldum. Ve bu "queer arkadaşlık" gibi bir statünün arkasına sığınılarak yapılmış oldu. Yukarıda bir önkabulle yapılan davet, aslında homonormativiteyi ortaya çıkaran bir şey.   

Burada sanırım biraz adil duygulardan bahsetmem gerekecek. Adaletin iyi ya da kötü hislerin göstergesi olmadığını söyler, Sara Ahmed. Haklıdır da. Doğru yahut iyi bir insan olmanız, sabit olarak adaletsiz ya da adaletli olacağınızı kesinleştirmez. Kadınları öldüren katil erkeklerin, cinsel şiddet faillerinin, bizleri kendi ideallerine göre yetiştirmeye çalışan ve öyle olmamızı bekleyerek bizim üzerimizde tahakküm kuran ebeveynlerimizin "kötü" olmasından değil adaletsiz olmalarından bahsedebiliriz. Yoksa "ama ne kadar iyi ve doğru bir insandı Engin Bey" denir de o Engin Bey’in hayatındaki kadınlara yaptığı konuşulmaz. Adaletsizliğin bir duyguya sahip olmak ya da olmamak meselesiyle ilgili olmadığını belirtir, Ahmed. Bunu da duyguların başlangıç noktaları değil sonuç olduğu çıkarımıyla destekler. "İşte adaletsizliğe karşı öfke, özneleri dünyayla daha farklı bir ilişkiye taşıyabilir, buna kişinin kendisiyle ilişkisi de dahildir. Onun yerine hislerin bizi, karşı durmak istediğimiz normlar ya da iyileştirmek istediğimiz yaralarla daha farklı ilişkilere nasıl yönlendirebileceğiyle ilgilidir. Burada hareket etmek, "yoluna devam etmek", ya da hareket etmek için duyguları "kullanmak" değil, bir emek ya da iş olarak hareket etmek ya da ettirilmektir ki, bu işin bir iş olarak kabullenilmesiyle ötekilere daha farklı bağlılık türlerinin önü böyle açılır."14

Lgbti+/queer camia ve ilişkilerde kendimce üretilme ve normalleştirme eğilimi gördüğüm homonormativitenin bir adaletsizliğe sirayet ettiğini gösterirken ona karşı dil üretme, onu sunma sürecinde onunla nasıl bir bağ örebilirim diye düşündüm. Bu pratikler bir yandan, süreç içerisinde içselleştirilen, üretilen iktidarın fark edilmemesiyle görmezden gelinen bir hâl olabiliyor. Ya da heteroseksizmi eleştirmekten pek vakit kalmıyor. Homonormativite pratikleri, "benim aşkım, sevdam, gerisi için mikrofon Yıldız Tilbe’de bacım" diyerek gullümle üstü kapatıldığı "şeyler" haline gelebiliyor.

"Harikalar Diyarı’nda herkes hile yapıyor ve aşk da Harikalar Diyarıdır." Jeanette Winterson, Bedende Yazılı, çev. Süheyla Çağlayan Matthews, syf. 8.

"Aşk örgütlenmektir", peki ya sevgi?

Umutsuzluğa kapılmamayı, adalet duygusunu içimizde perçinlemeyi bize örgütlenme gösterdi. Lgbti+ örgütlenmesi tarihini anlatmayacağım burada size, hayır. Daha çok sevgi üzerinden örgütlenme idealleştirmesine yönelik sunacağım eleştiriyle yazıma nokta koyacağım. 

Varoluşumuzun, ördüğümüz bağ ve kurduğumuz ilişkilerin meşru olma mücadelesi örgütlenme sayesinde gerçekleşti, buna en ufak bir şüpheniz var mı? Örgütlenme, bize şifa verir, ne yalnız, ne de yanlış olduğumuzu hatırlatır bize ve güç verir. Bu güce duyduğumuz şükranla varlığımızı haykırırız. Ben dahil bunun bacakların omuzlarda olmasından haz alan insanların herkesi kapsamasını beklemezken tüm kadınları, lubunyaları, queer’leri kapsayan, sevgiden yapılma bir örgütlenme modeli idealleştirildiğini gözlemliyorum.

Aktif olduğum ve emek verdiğim bir feminist lbt+ örgütlenmesinde, o örgütlenmenin bizlere ne hissettirdiğinden konuşuyorduk. Çoğu insan nasıl sevgi ile oraya bağlı olduğundan bahsetmişti. Çoğu insanın bunu söylemesi beni korkutmuştu, kendimi dışarıda gibi hissetmiştim. Çünkü ben örgütlenmeye ve o örgüte böyle bir duyguyla bağlanmadığım gibi "sevgi" üzerinden ilişkilenmeyi pek de merkeze almıyordum hayatımda da. Bu beni aslında oradaki dinamiğe uyumsuz kılmıştı ve politika yapmama bir ket vurmuştu. Ve bu kişisel olduğu kadar kişisel olmayan bir meseleydi. Karakterime dair bir mesele ise hiç de değildi! Sosyal bağlar ve örgütlenme pratikleri de idealleştiriliyordu aslında. Sevgi adına hareket edip o topluluğa dahil olma önkabulü daha yaygınlaşmış oluyordu. Bu sadece kendi yaşadığım deneyimle ortaya çıkan bir şey değil, pek çok örgütlenmede bunu görebiliriz. Örgüte, örgüt içindeki insanlarla sevgi üzerine bağ kurmayan insanların, o ideali gerçekleştirememiş, başarısız addedilmesi muhtemel olur, bu pratiklerde. Yani direkt böyle addedme niyeti olmasa da kişi öyle algılayabilir ve kendini dışlanmış hissedebilir, orayla kendisini, eylemlerini, hislerini, düşüncelerini katabileceği herhangi bir bağ kuramaz. Bu da nasıl tahayyül edilen queer pratiklerinden biri olur, orası tartışmalı.

Örgüt konusundan neden bahsetme ihtiyacı duydum? Çünkü örgüt, politika yaptığımız kadar, ilişkilendiğimiz, bağ kurduğumuz, pek çok şey paylaştığımız, birlikte emek ortaya koyduğumuz, arkadaş olduğumuz, sosyalleştiğimiz, kimileriyle arkadaştan başka ilişki pratikleri yaşadığımız, kimileriyle sevgili olduğumuz bir mecra. Çeşitli ilişkilenme pratiklerinin vukuu bulduğu, bir ilişki çeşidi hatta. İlişkilerden bahsetmişken ve queer ilişkilenmeler üzerine teorinin de en çok konuşulduğu ve en çok pratiğe döküldüğü alan olması beklenen bir mecraya değinmessem olmaz diye düşündüm.

Son

Bacağımda nasıl olduğunu anlamadığım şekilde, tırnağımla kestiğim bir yara var. Kabuk bağladı ve şimdi de izi kaldı. O yara izi, o yarayı ve oluş anını bana her zaman hatırlatacak. Olay saçma ya da değil. Yara izi, yarayı bana hatırlatacak, yara oluştuğunda bedenim ve zihnimde duyumsadığım duyguyu bana hatırlatacak. Yara izi yarayı örtüyor ama unutturmuyor. Yarayla başka bir şekilde ilişkilenmem için olanak tanıyor. İlişkilerim üzerine de aynı şekilde düşünmeye çalışıyorum. Onlara duygularımı bir kenara atıp "tamamen mantıksal" düzlemde bakarak güya "cool" olma gibi bir derdim yok. "Duygular bize her zaman hakkında çok şey anlatır; duygular zamanın "etidir." Hareket etmemiz ya da yolumuza devam etmemiz için ne kadar zaman gerektiğini bize anlatırlar ki, bu bazen kişinin yaşam süresinden bile uzun olabilir. Geçmiş, duygular vasıtasıyla beden üzerinde devamlılık gösterir."15

İlişkide yas tutma süreci sancılı geçebilir. Yaşanılan deneyimlerle hesaplaşmak, deneyimlerin kendisi kadar acı verici olabilir. Tabii ki ben bu yazımda queer ilişkilenmeler üzerinden buna bakmaya çalıştım, straight ilişkilerin köküne kibrit suyu ama queer ilişkilerde toslamıyor muyuz, gerçekten nasıl bir ilişkilenme yaşarsak yaşayalım ilişkimizin queerliği hatrına adil ve hakkaniyetli davranabiliyor muyuz gerçekten yoksa ilişkinin queerliği verili olarak adil ve son derece özgürce mi? Yukarıda kendi deneyimlerim ışığında belirttiklerim de farklı ilişki pratiklerini içeren, aşk gibi tek bir form varmmış öngörüsüyle hareket etmeden paylaşılan deneyimlerdi. Onlar aşk mıydı, bilmiyorum bile. Sadece yas sürecinin sancılı olduğunu, o insanları yanımda belirli bir süre var etmeye devam etmek istediğimi biliyorum. Jeanette Winterson’ın Bedende Yazılı kitabında baş karakter, sevdiği kadınla yaşadığı ayrılıktan sonra yas süreceni şöyle tarifler: "... Işığı açtığımda yatak bir kıta genişliğinde. Artık senin üzerinde olmayacağın sonsuz beyaz bir boşluk var. Her milimetresini aşıyorum orada ama sen yoksun. Bu bir oyun değil, birden karşıma çıkıp şaşırtmayacaksın beni. Yatak boş. Ben içindeyim ama yatak boş." -syf. 95.

Konu, hissettiğinizin derinliği değil, onunla/onlarla nasıl bir bağla ilişkilendiğiniz de, sadece hissettiğim şey, queer ilişkilerde ne kadar kendimi, kendim, rahat, güvende, mutlu, değerli hissediyorum hali. Bu ilişkilerde yaşadığım en küçük hayalkırıklığının beni, straight ilişkilerden çok daha fazla sarsması. Beklenti olarak kurduğum şeyler üzerinden benim de ders çkarmam gerektiği kadar, bunun karşı taraflarca bu kadar imkansız hale getirilip normatif görülmesi. Sağlıklı iletişim kurma konusunda yaşadığım yoksunluk. "Karmaşık olmayan bir aşk macerası", "cennetteymişçesine mutluluk", "saf ve güzel günler" aramıyorum ama bunları da queer olarak, bunların da queer hallerini tahayyül edebilmek istiyorum.

Anlattıklarım saçma ve anlaşılmaz mı geldi, çok mu uçuk ve idealistim? Varsın, olsun:

"Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gitttikten sonra anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun." -Barış Bıçakçı, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, syf. 79.

 



iKuir derken ne demek istediğimi paylaşmak isterim. Kuirin belirli bir tanımı olmadığının farkındayım fakat yazımda kuir diyerek imlediğim kişiler, lgbti+ kimlik ve varoluştaki, normatif cinsellik ve cinsiyet pratiklerine karşı bir yaşam süren, sürmeye çabalayan kişilerdir.

1Philips, Adam, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine, çev.: Fatma Taşkent, syf. 46.

2a.g.e syf. 46.

3Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz: http://ilga.org/lepa-mladjenovic-notes-of-a-feminist-lesbian-during-wartime/. LezBiFem tarafından yapılan Türkçe çevirisi ise: http://www.barisicinkadinlar.com/baris/haber_detay.asp?haberID=787 ’de mevcut.

4Monoseksizmi özellikle belirtmek istedim. Monoseksizmi kısaca şu şekilde tanımlayabiliriz: Özellikle tek bir cinsiyete karşı çekim duyma, kişinin sadece eşcinsel ya da hetero olabileceği varsayımıdır. Birden fazla cinsiyete çekim duyma durumundan ziyade diğer durumun daha doğal, gerçek ve meşru olduğunun düşünülmesidir.

5Ahmed, Sara, Duyguların Kültürel Politikası, çev.: Sultan Komut, syf. 248

6a.g.e syf. 37

7Phillips, Adam, Tekeşlilik, çev. Bülent Somay, syf. 97

8a.g.e syf. 69

9https://www.brainpickings.org/2016/05/03/martha-nussbaum-anger-and-forgiveness/

10http://kaosgl.org/sayfa.php?id=24260

11Phillips, Adam, Tekeşlilik, çev. Bülent Somay, syf. 73

12http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=24109

13http://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=23997

14Ahmed, Sara, Duyguların Kültürel Politikası, çev.: Sultan Komut, syf. 252

15a.g.e syf. 253