Ahvalimizin Yok-Hukuku

Dinçer Demirkent

Sayı: 156, Sayfa: 50-51

Türkiye 20 Temmuz’dan beridir, anayasadan üstün kararnamelerle yönetilmekte, her kademede bir darbe hukuku uygulanmaktadır. 

12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumunda Erdoğan’ın meydanlardan en güçlü haykırdığı sözcükler darbecilerle hesaplaşmaydı. Yargının bütünüyle Gülencilere teslim edildiğinin apaçık ortada olduğu anayasa değişikliği darbecilerle hesaplaşma vaadinin altında ezildi. Oy verenlerin önemli bir kısmının 12 Eylül darbesiyle sorunu yoktu aslında, olanlarsa bu hesaplaşmayı öyle istiyorlardı ve öyle haklıydılar ki siyasal iktidarın sınırlandığı bir asgari anayasal düzeninin ayaklar altına alınacağını öngöremediler. Türkiye’nin en önemli davası olarak benim de beklediğim 12 Eylül davasını başlatan iddianame tam bir fiyaskoydu; delil toplamak, işkenceyi, gözaltında kayıpları, cinayetleri ortaya çıkarmakla görevli savcı, olmayan entelektüel yeteneklerini kullanmakla işe başlamış, daha ilk sayfadan kendini belli eden bir garabeti ortaya koymuştu.  

Anayasa değişikliği metnine bakıldığında ne yapılmak istendiği nasıl hemen belli oluyorsa, 12 Eylül iddianamesine de akıbetini hemen belli ediyordu. Sonuçta iki şey oldu. Birincisi, faşist cuntanın hiçbir üyesinin sembolik de olsa hiçbir şekilde yargılamadan etkilenmemeleriydi. 1982 Anayasası’nın yüzde doksanın üzerinde kabul edildiği referandumla cumhurbaşkanı seçilmiş olan Kenan Evren’in fotoğrafı hâlâ cumhurbaşkanlarımız arasında gururla sergilenmekte devletin resmî sitesinde. İkincisi ahvalimiz açısından birincisinden daha görünür bir sonuç yarattı: Anayasasızlaşma. 1982 Anayasası’nın gayri meşru olduğuna ilişkin iktidar tarafından geliştirilen söylem, pratikte zaten üçte ikisi değiştirilerek standart bir burjuva demokratik anayasa haline getirilmiş anayasaya uymamalarının zeminini oluşturdu. Bu söylem ve pratik AKP’nin demokratik reformlarına devam edebilmesi için hukukun askıya alınabileceğini ima eden –dolayısıyla liberalliğini inkâr eden- liberal kamuoyunca desteklendi: Ergenekon ve balyoz davaları yürütülürken yapılan açık hukuksuzluklar önemli değildi meğer ki askeri vesayet ortadan kaldırılsın. Bütün bunlar, yine sonucu daha girişten belli olan Türkiye’nin girdiği yeni anayasa macerasının sonuçlanmasıyla tam bir fiili düzen demekti. Hükümetin en önde gelen isimleri 1982 Anayasası’na uymak zorunda olmadığını beyan ediyor, bizzat Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ni tanımadığını deklare edebiliyordu. 

Olağanüstü Hal 

Hukuki ahvalimizin zavallılığı burada başlar. Çünkü kelime anlamıyla haklarımızın meşru zor kullanma tekeline sahip devlete karşı güvencesi anayasadır. Jon Elster, Bağlarını Koparmış Ulysses (Ulysses Ubound) adlı eserinde bir siyasal gücün neden kendini anayasa ile bağladığını mitolojik Ulysses ve Sirenler anlatısına referansla olağanüstü bir açıklıkta ortaya koymuştur: Denizci Ulysses sirenlerin şarkılarını duyduğunda kendini kaybetmekte, çılgınca davranmaktadır. Bu yüzden sirenlerin bulunduğu adaya yaklaştığı her defasında tayfasına kendisini gemideki bir direğe bağlamalarını emreder. Ahvalimiz bütün bağlarından arınmış bir devlet zoruyla her düzeyde karşı kalmak bugün. Ahvalimizin ruh ve bedenlerimize sürekli temas eden adı ise olağanüstü hal. 

Olağanüstü hal, anayasada tanımlanmış bir uygulama. Dolayısıyla sınırları var, iktidarı her istediğini yapabilme kapasitesini sağlamaz. Örneğin ne olursa olsun işkence yapamazsınız, OHAL ilanının konusunun dışındaki hakların sınırlandırmasına gidemezsiniz. Peki bunları kim denetler? Tabii ki pek yüksek Anayasa Mahkemesi. Ya sınırları aşan hatta anayasayı bile değiştiren hükümler içeren OHAL kararnameleri önüne gittiğinde Anayasa Mahkemesi bunlar OHAL kararnamesidir, ben bunları denetleyemem derse… İşte o zaman bağlarından arınmış bir ve şiddet tekeline sahip bir kudretle arada hiçbir denge unsuru kalmadan karşı karşıya kalırız. 20 Temmuz’da ilan edilmiş OHAL, anayasal düzen öngörülmüş bir uygulama değil, anayasayı askıya alan ülkeyi anayasasızlaştırmayı resmileştiren bir darbedir. Bugün Türkiye’de öngörülebilirlik sağlayan –ki hukuk bununla mükelleftir-bir hukuk düzeni yoktur. Murat Sevinç’in yazısına atıfla söylersem eşeğin anırması nasıl müzik değilse, içinde bulunduğumuz gücü gücü yetene durumu, ağzımdan çıkan hukuk niteliğindedir durumu hukuk değildir. Bugün rejimin bütün yargıçları, bürokratları Erdoğan’ın ol dediğini oldurmakla görevlendirilmişken hukuksuzlar karşısında hak arama hakkından bile bahsedemeyeceğimiz bir ahvaldir artık yüzleşeceğimiz. OHAL ilanı, devlete ortak edilmiş bir İslamcı cemaatin darbe girişimine karşı olmaktan ziyade, anayasayı ortadan kaldırmasıyla bizzat bir darbedir. 

Darbeler, Anayasa ve Ahvali Hukukumuz 

Susan Buck-Morss Rüya Alemi ve Felaket adlı eserinde egemenliğin vahşi alanı olarak adlandırdığı bir zor kullanma alanı tarif eder. Devletlerin beka sorununu gündemde tutarak geçiş yaptığı bu alan devletlerin karanlık sahasıdır. Bu sahada cinayetler işlenir, işkence hoş görülür, hiçbir hak, hiçbir hukuk normu hatta kayır altına alınmış hiçbir isim yoktur burada. 

Neredeyse hakkında hiçbir tutarlı bilgiye sahip olamadığımız 15 Temmuz gecesi orduya itina ile yerleştirilmiş İslamcı Gülen çetesi halkın ve parlamentonun üzerine bombalar yağdırdıktan hemen sonra Erdoğan bunu Allah’ın bir lütfu olarak gördüğünü beyan eden açıklamasını yaptı. Allah’ın lütfunun doğrudan doğruya beka meselesinin nasıl kullanılacağı ile ilgili bir strateji olduğu ise çok beklemeden ortaya çıktı. Muhalefetin en güçlü liderinin, parlamenterlerin tutuklanması, üniversitelerde eleştirel ses çıkarmak için hâlâ direnen akademisyenlerin OHAL KHK’ları mesleklerinden atılması, gazetelerin kapatılması, gazetecilerin tutuklanması, TBMM’nin safdışı bırakılması… 12 Eylül 2010 referandumunda yargılanacağı vaat edilen ve adı cumhurbaşkanlığının internet sitesinde cumhurbaşkanlarımız arasında hâlâ yer alan Kenan Evren ne yaptıysa biraz fazlası, 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL kapsamında yapıldı. Yeni bir KHK ile de Guantanamo’ya ve tabii ki Evren’e özlemle mahkumlara tek tip kıyafet gündeme geldi. 

Bugüne kadar darbe olarak tanımlanmış ara rejimler, ilk olarak bir kararname çıkarırlar. Bu kararname artık kendi çıkaracağı diğer kararnamelerin anayasadan üstün olduğunu deklare eder. Türkiye 20 Temmuz’dan beridir, anayasadan üstün kararnamelerle yönetilmekte, her kademede bir darbe hukuku uygulanmaktadır. Üniversitelerde anayasada tanınmış haklar yönetmelikle askıya alınmakta, seçilmiş belediye başkanları cezaevlerine atılarak yerlerine kayyum atanmakta, yargının haklarında hüküm vermediği parlamenterler terörist olarak tanımlanmakta, onları övmek terörü övmek olarak adlandırılmakta, işlerine geri dönmek için açlık grevinde direnen iki insan açlık grevinin kritik günlerinde terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla cezaevine atılmakta, onların yaşamaları arzusunu dile getiren pankart asan Beşiktaş taraftarları tutuklanmaktadır.  İktidarın yarattığı yargıçlar ol denileni oldurmaktadır. Ahvalimiz tipik bir darbe hukukudur. 

Bu Ahval İçinde Hür Olmak 

Spinoza hem de neşenin varolma kapasitemizi gerçek duygu olduğunu baştan söylemişken, “özgürlük zorunluluğun farkında olmaktır” demişti. Ahvalimiz özgürlüğü yaşamamız için zorunluluk haline getirdi, hayatımız neredeyse her noktasında kuşatılmışken. Bu ahval içinde kendisini yargıladığını iddia edenleri yargılayan Ahmet Şık bu zorunluluğu en yalın ifadeleriyle ortaya koydu, hürriyeti yazdı. Artık bazı yazılar zorunlu olarak onun sözleriyle bitecek… 

“Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır. Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.  Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.

Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.”