Ankara: İyi Kalpli Üvey Ana

Söyleşi

Sayı: 156, Sayfa: 44-49

“İcad Edilmiş Şehir: Ankara” ve “Cumhuriyetin Ütopyası: Ankara” kitaplarını derleyen, KHK ile ihraç edilen akademisyenlerden Funda Cantek’in Ankara üzerine yuvarlak masa söyleşisinin ilk bölümü ile karşınızdayız.

Cantek; kent siyaseti konusunda Türkiye, Hindistan gibi ülkeleri de kapsayan çalışmaları olan Ceren Ergenç, yoksulluk, halk kültürü, toplumsal hareketler alanlarında çalışmaları olan Hatice Kapusuz, Türkiye’den Avrupa’ya göç etmiş Alevilerin gurbet-mekânda örgütlenme süreci üzerine çalışan Besim Can Zırh, mimarlık disiplini yanında, politika, kent, sosyolojik tüm kimlikler ve haklar alanındaki dernek/örgüt/platformlarda yer alan Tanju Gündüzalp ile kent ve toplumsal cinsiyet üzerine çalışmaları olan feminist akademisyen ve aktivist Selda Tuncer ile söyleşti.

Üç parçada yayınlanacak söyleşinin ilk bölümü şöyle:

Funda Cantek: Hepiniz hoşgeldiniz. "Ankara: Nereden Nereye?" sorusuna cevap arayalım ve norm dışı kalanın, ötekileştirilenin, muhalif olanın bu şehirde, bu şehrin kültüründe yeri neresidir, onu konuşalım diye toplandık. Bu soruları size sormak istedim, çünkü her birinizin farklı yollarla ve biçimlerle mekanla/kent mekanıyla, özellikle de Ankara’yla ilişkilendiğinizi biliyorum. Bu ilişkilenme ille de bir aşk ve hayranlık ilişkisi değil tabii. Makul olan da bu. Biraz didişmeli, küsmeli/barışmalı bir ilişkimiz var Ankara’da yaşayanlar olarak Ankara’yla. Bu bir yana, aynı zamanda İstanbullularla da hesaplaşıyoruz her fırsatta. Bildiğiniz gibi, İstanbulsuz Ankara, Ankarasız İstanbul olmuyor. Zıt kardeşler gibiyiz. Ama kardeşiz işte neticede. Şehirde geçici olanlardan biri, bir İstanbullu, Cemal Süreya, Ankara’yı iyi kalpli bir üvey anaya benzetmiş. Kendisine iyi davranan, hayatını kolaylaştıran ama hiçbir zaman sahiplenemeyeceği, hep mesafeli duracağı, yani aralarında kan uyuşması olmayacak bir şehir. Söyleşimizin başlığına da bu yakışır diye düşündüm.

Bu minvalde biraz Ankara ile ilişkimizden bahsedelim isterseniz önce. Kaç yıldır burdasınız, ne amaçla geldiniz, şehirle bir kan uyuşması oldu mu, olmadı mı? Ve de tabii, imkanınız olsa buradan gitmek ister misiniz?

Hatice Kapusuz: Ankara benim doğduğum şehir. Annemler Ordu’dayken ara tatilde Ankara’ya ailelerinin yanına geldiklerinde burada doğmuşum. Babamın ailesi 60’larda Ankara’ya göç edenlerden. Bu sebeple hep başka şehirlerde yaşasam da yaz tatillerim Ankara’da geçti. Ankara biraz aile, biraz memleketti benim için. Sürekli tayinlerle yaşadığım yerler ve insanlar değişti ama Ankara hep bildikti. Sonra üniversiteyi Ankara’da kazandım, derken 13 yıldır Ankara’da yaşıyorum. Ankara benim gençlik sonrası büyüdüğüm, değiştiğim, aşık olduğum, kırıldığım, örgütlendiğim, dostluklar kurduğum şehir. Öte yandan 10 Ekim gibi felaketleri yaşadığım, yıkıldığım ama ayağa kalktığım şehir. Alan ne kadar daralsa da Ankara’dan gitmek istemiyorum. Çünkü Ankara aynı zamanda bu darlıklarda nefes alabildiğim insanların olduğu şehir.

Selda Tuncer: Ankara’ya 1996 yılında üniversite eğitimi için geldim ve daha sonrasında memlekete dönmeyip uzun yıllar burada yaşadım. Ara ara yurt dışında kalsam da genel olarak hep dönüp dolaşıp geldiğim yer burası oldu. Ancak, üç yıl önce iş nedeniyle kesin olarak ayrılmak durumda kaldım. İmkanım olsa ayrılmazdım sanırım. Ankara benim için büyüdüğüm, kendimi bulduğum şehir oldu bir bakıma. Hani bir doğduğun şehir vardır, bir de senin olan, sen olduğun; işte Ankara benim gözümün açıldığı, evin dışına çıktığım, sokağı tanıdığım şehir. Dolayısıyla çok şey yaşadım, çok anı biriktirdim; başka insanlara, başka hayatlara burada dokundum, arkadaş olmayı sevmeyi, sevilmeyi, kırılmayı ama tamir etmeyi ve en çok da feminizmi, kadın dayanışmasını. Feminist politikanın bende vücut bulduğu ve bunun bir parçası olarak eyleme döktüğüm şehir oldu Ankara. Hala sık sık gidişlerimde beni en çok bağlayan şeylerden biri budur, feminist kadın dostlarla uzaktan da olsa süren gönül bağı ve yan yana gelince hiç gitmemişim gibi kaldığımız yerden devam eden dost sohbeti.

Tanju Gündüzalp: 1988 Ağustos’unda, üniversiteye kaydolmak için 17 yıl yaşadığım Mersin’den geldim Ankara’ya, artık buralıyım. İlk 1 ya da 1,5 yıl bir kan uyuşmazlığı sorunu yaşamadım değil, sebebi de –orada da çok güzel yaşanmışlıklar birikmiş olsa da- 40’ı İlahiyat öğrencisi 60 kişilik bir yurt odası ve bitmeyen 413 yolculukları ile eşlemem, bu şehirdeki ilk yılımı.

Şehirleri ve onunla olan ilişkilenmemizi, kısa ve uzun soluklu olarak yeniden değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kısa solukta oluşanla, uzun bir zaman diliminde vardığımız aidiyet başka başka perspektifler sunuyor hepimize. Ve Ankara olarak değil ‘yaşadığım yer’ olarak bakmayı önemsiyorum.

a)   Yaşadığımız yere ilişkin onun bize, bizim ona iki yönlü bir sorumluluk ve paylaşımımız olduğunu düşünerek, seviyorum yaşadığım yeri.

b)   Değerlendirmelerimizi, (iki boyutlu) sadece biçimsel güzellik üzerinden değil de; biriktirdiklerimiz, paylaştıklarımız… sokağında, mahallesinde, üniversitesinde, tarihinde, merkezinde, çeperinde eylediklerimiz olarak yapmamız gerektiğini… (oluşan) insanlarımız, dostluklarımız, ortak üretimlerimiz, Hatice’nin dediği gibi yaşadığımız duygulaşımlar, sevmeler… yağmuru, gün batımı, akşamı, içinde ve kıyısındaki yarattığı farklı olanakları ile bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ve buradan baktığımda, yaşadığı 24 yıllık travmatik yerel idare yönetimi ve onun yaptığı dehşet şehircilik katliamlarına karşın, bu büyük köyü çok seviyorum. Çünkü bu 24 yılda yaşadığı yıkıma ve sosyolojik mutenalaştırma da içeren idari kentsel faşizme (kentsel dönüşüm diyenler de var) karşın ve dahi hala değer üretebilecek kadar güçlü, mülayim ve naif bir yer Ankara.

Belleğimi burada bırakarak gitmem, insanında ve sokağında bulduğum ışığı bırakmam biraz zor diye düşünüyorum. ‘Bir yere ait olmak ve o yerde yaşama sorumluluğunu maksimumda yerine getirebilmek’ tercihim.

Besim Can Zırh: Ankara’ya gecikmeli üniversite eğitimim için 1996 yılında uzun ama güneşli bir tren yolculuğu sonrasında adım attım. Gerçi aile albümümüzde 4 yaşlarındayken Güven Park’taki heykelin önünde çekilmiş fotoğraflarım var. Fakat bende yer etmemiş kısa bir aile ziyaretinden kaldıkları için saymıyorum. Çok özel bir kan uyuşmaması hatırlamıyorum. Öncelikle benimkisi adanmış bir tercihti. Özellikle ODTÜ’de okumak istiyordum. Siyasi bir yönelim olmaktan ziyade İstanbul’da olmaması benim için daha önemliydi. Bir de hem Hatice, hem Selda’nın dediği gibi Ankara insanı dönüştüren bir kent. Füruzan, öykücülüğünün çocukluğundan itibaren olgunlaştığını anlatırken İstanbul’un annesinden sonra ikinci öğretmeni olduğunu söyler. Ankara da böyle bir kenttir. İnsanı beşeri olarak terbiye eder, olgunlaştırır. O yüzden geldiğim ilk günden beri sevdim Ankara’yı. İmkânım olsa gider miyim, sorusu katmanlı bir mesele benim için. Ben Ankara’dan daha önce iki kez ayrıldım. İlkinde hazırlıkta kalınca geri gelip gelemeyeceğim belirsiz bir şekilde İstanbul’a geri döndüm. İkincisinde ise doktora için yurtdışına gittiğimde bir beş yıl ayrı yaşadım – ki onda da dönüş konusunda kimi belirsizlikler vardı. Ve maalesef son iki yıldır yaşadıklarımızdan sonra farklı ve ürkütücü bir gitme duygusu oluştu bende. Bir şehir olarak Ankara’dan ayrılmak değil, Ankara’da şahsiyetini kazanmış kendimden ayrılma, buradaki ve dolayısıyla memleketteki tarihçemi unutma arzusundan beslenen bir gitme güdüsü. Tanju’nun tam da doğru betimlediği gibi “belleğini burada bırakıp gitmek.” 

Ceren Ergenç: Ankara’da doğdum ve yetişkinlik döneminde bir on yıl kadar dünyada başka kentlerde yaşadıktan sonra, son beş yıldır tekrar Ankara’dayım. Türkiye’de başka bir kentte uzun süreli yaşamadım, özellikle yaşayayım diye bir arzum da olmadı hiç. Eğer Ankara’dan gidersem yine başka bir ülkede başka bir kent için giderim.

Zeliha Etöz: Hiç hesapta yokken tuhaf bir rastlantı sonucu yüksek lisans eğitimi için geldim Ankara’ya, 1987 yılıydı. Ve işte 30 yıl olmuş. Gelirken bu şehre dair heybemde romanlardan, lisans eğitimimdeki Kent Sosyolojisi dersinde okuduğum Ankara odaklı çalışmalardan kalan ve bunlara eklenen yazılardaki betimlemeler ve onlara yüklenen duygularla gelmiştim. Bir mimar arkadaşımın bu şehre dair “Ankara koskocaman bir devlet dairesi, sokakları da bu devlet dairesinin koridorlarıdır” şeklindeki tanımlaması beni epeyce etkilemişti ve bu hissiyattan uzunca bir süre kurtulamadım. Hâlâ etkisinde miyim? Belki de. Evet, bir kan uyuşmazlığı yaşadım ve bu zaman içinde hafiflese de ortadan kalkmadı. İzmirliyim, benim için deniz ve sokak çok önemliydi, hâlâ da öyle. Dolayısıyla burada yürüdüğüm sokaklardaki karşılaştığım resmiyet, mizaha çok da yer vermeyen iletişim hali beni epey sarsmıştı. Elbette bu kadar uzun bir süre burada kalınca, arkadaşların da değindiği üzere yaşanan ilişkiler ve paylaşılan deneyimler beni Ankara’ya yakınlaştırdı. Üstelik doktora tez konum Ankara ile ilgili olunca sevmeye bile başladım diyebilirim. Ancak buradan gitme fikrini hiç terk etmedim. Hatta iki kez buradan ayrılma girişiminde de bulundum, ilkinde başvurmayı düşündüğüm üniversitedeki koşulların pek de arzu ettiğim biçimde olmadığını görünce vazgeçtim, ikincisindeyse sağlık sorunlarım buna imkân vermedi. Şimdiyse buradan ayrılmanın eşiğindeyim. 

Funda Cantek: Zeliha’nın söyledikleri, benim Ankara’yla kurduğum ilişki konusunda aydınlatıcı oldu. Ben kendi Ankara’mı okumayı öğrendiğimden beri gömüldüğüm romanlardan, hikayelerden, şiirlerden ve anı kitaplarından inşa ettim. Tabii başka şehirleri de. Münzevi ve duygusal bir çocuğun, bir genç kızın yapabileceği gibi. Bu münzevilik ahlaki yasaklarla sokaktan, güvenlik endişesiyle şehrin kılcal damarlarından uzak tutulmanın getirdiği bir dayatmaydı. Bu ilk söylediğim, şehrin yerel kültüründen, ekonomik zorluklar ise kalburüstü kesiminden uzak tutuyordu beni. Tipik bir orta sınıf çocuğu olarak tam ortasındaydım hayatın, sokağın, şehrin.

İlginçtir, Ahmetler Caddesi’nde bir apartman dairesinde yaşıyor ve coğrafi olarak o kadar yakın olmasına rağmen, Tunalı, Ayrancı, Çankaya aksına kültürel olarak çok uzak kalıyordum. Daha çok Ulus’u, çocukluğumda yaşadığımız semt olan Yenimahalle’yi biliyor, oralara birilerinin refakatinde gidip geliyordum. Şimdi yaşadığımız Çankaya’yı, özellikle buradaki bazı sokakları, kafeleri v.b. hiç görmemişim. Görünmez sınırlar beni küçük bir yaşam alanına hapsetmiş. Hepimiz gibi aslında.

Bu kadar özel alana hapsolmuş bir çocuk da, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’i, Adalet Ağaoğlu’nun Kavaklıdere’si, İlhan Tarus’un Altındağ’ı, anılardaki Arkadaş ve Dost Kitabevleri, Çağdaş Sahne konserleri, ODTÜ Devrim Stadı hikayeleriyle muhayyel bir şehir kuruyor kendine. Orayı seviyor. Bazen düşünüyorum da, tüm şehir bir şairin bir dizesinden, bir yazarın tasvirinden ibaret olabilir mi? 

F.C: Herkesin yaşadığı şehirde (ilçede, köyde v.b. ve hatta mahallede) kendi şehrini (ilçesini, köyünü, mahallesini...) kurduğunu düşünüyorum. Siz kendi Ankara’nızı nerelerde kurdunuz? Nerelerin müdavimisiniz? (Semt bakımından sorduğum gibi, kafeler, sinemalar, parklar, köşe başları, ağaç gölgeleri, barlar aklınıza ne gelirse o bakımdan soruyorum. Hatta kendi eviniz, arkadaş evleri, balkonlar, teraslar...)Başka türlü ifade etmek gerekirse, "saklı coğrafyalarınız" nereler?  

HK: Öncelikle Mamak – Kayaş. Çünkü babaannem, halam ve teyzem buradaki gecekondularda yaşıyorlardı, çocukluğum boyunca yazlarım buralarda geçti. Tren yolu, Samsun Asfaltı, bahçelerdeki ağaçlar, mahalle bakkalı çocukluğumdan kalan hafızanın, imgelerin ve tatların önemli bir parçasını oluşturuyor. Üniversite boyunca ve sonrasında ise ODTÜ ve Yüzüncü Yıl oldu benim Ankara’m. Ancak son dönemdeki toplumsal olaylardaki içine kapanık tutumu, kapalı devre muhalefeti sebebiyle epey uzaklaştım. Artık iyi hissettirmiyor buralar. Kentten, kent merkezinden kopuk buluyorum. Konur ve Karanfil’de dolanmayı, oturup kimse olmasa da çayımı kahvemi içmeyi severim. Hatta öğrenciliğimin ilk yıllarında Konur’daki Ormancı henüz piyasacılığa yenik düşmezden evvel bakır masalarında saatlerce oturur insanları izlerdim. O zamanlar çayı da olağanüstüydü. Bir de Kitapça. Ama en genel olarak, büyük ağaçlı sokakları olan, mahalle özelliği taşıyan Ayrancı, Bahçelievler’in bazı yerleri, Esat gibi yerlerini severim. 

ST: Benim Ankara’mın yaşadığım yerlere, yaptığım şeylere göre değişen bir resmi oldu, her dönem farklı semtler, yaşayışlar eklendi. İlk geldiğimde Ankara İlef’te okuduğum için tanışmam Cebeci’yle oldu, sonra bir yıl ayrılıp geri dönüşte uzun bir ODTÜ dönemi oldu. ODTÜ kampüste, sonra Yüzüncü Yıl’da ve son 6-7 yılda ise Küçükesat’ta yaşadım. Her ne kadar ODTÜ’de çok uzun zaman geçirip birçok şey yapsam, öğrensem, keyif alsam da sanırım Cebeci’yle daha yüksek bir duygusal bağım var. İlk olarak orayla tanışmamın etkisi vardır tabii ama kampüs olarak şehir merkeziyle yakın ilişkisini hep sevmişimdir. Ancak, Yüzüncü Yıl Mahallesi yüksek lisans hayatımda kolektif bir öğrenci hayatı sürme deneyimi açısından şahaneydi. Okulun yanı başında kendimize ait bir hayat kurmuştuk, "Yüzüncü Yıl öğrencileri" diye epey aktif işleyen bir grubumuz bile vardı. Ama sonra şehirden o kadar uzak ve belirli bir çevreyle sınırlı olmak istemedim ve şehir merkezine taşındım. Küçükesat bu anlamda benim sığınağım oldu, tam bir kendi halinde mütevazi eski mahalle hayatı, hala her gidişimde uğramadan edemem. Zaten sonrasında bu konuda bir yazı yazıp, mahalleye gönül borcumu ödedim sayılır. Sinemalar kafeler vb düşününce, maalesef epey bir kısmı artık yerinde bulmak mümkün değil. İlk yıllarımın Kavaklıdere Sineması, Sakarya Caddesi’ndeki Yeni Sahne, Bilim Sanat’ın kitapçı hali, Tenedeos’un eski kaliteli zamanları, Mithatpaşa Caddesi’ndeki Kocatepe Kahve Evi, Tavukçu vb. bunların artık hiçbiri yok. Orta Dünya Kafe’ye en uzun soluklu devam edenlerden biri oldu sanırım, eski yerinde çok güzel anılarımız var, tam bir müdavimiydim. Şimdi geldikçe görüyorum, şehir merkezi bu tür yerler açısından iyice Olgunlar Caddesi ve Tunalı’ya kaymış; tabii Yüksel’in değeri asla azalmaz, hele şu son dönem Nuriye ve Semih’in mücadelesiyle yeniden çok kıymetli hale geldi hepimiz için.

TG: En başından başlarsak;

o   Geldiğim ilk 3 ay, kentin o zaman en lüks yerlerinden Ayrancı Farabi Sokak’ta halamların evinde başlayan mahalle ile ilişkim,

o   Dışkapı Eğitim Araştırma Hastanesi karşısı Veterinerlik Fakültesi yanı (1,5 yıl) Yurt-Kur Dışkapı Erkek Öğrenci Yurdu,

o   İlk ev (3,5 yıl) Türk-İş Blokları,

o   İkinci ev (6 yıl) Küçükesat Başçavuş Sokak,

o   İlk ofis (2 yıl) Ayrancı Mesnevi Sokak,

o   Şimdiki ev (15 yıl) Bahçelievler, Anıtpark yanı eski 17. Sokak, olarak sürdü.

Bu yıl sonu itibariyle de mülkiyet konut hedefiyle, Şili Meydanı-Botanik Parkı-Nene Hatun Caddesi yayında, en uzun soluklu yaşam yerimize geçmeyi hayal etmekteyiz Itır’la.

Lisans disiplinim ve kentle ilk mutlu iletişimimin Mimarlar Odası Ankara Şubesi Kütüphanesi olması sebebiyle, bu şehrin son üreyen bazı uydukent odakları dışında her yeri ile ilişkim oldu ve sürüyor. Kentin taksicilerinin ihtiyacı ile 20-25 yıl önce içinde yer aldığım sokak haritalaması da, bağımı her yöne doğru çoklulaştırmıştı.

Bu şehirde ve bütün yaşamımda, önceyi unutmadan yanında açtığım yerle yeniye de bir alan üretmeye çalıştığımdan, eski mahallelerimde berberimi, yemek yediğim yeri, anahtarcımı, bakkalımı, komşumu, muhtarı, oturduğum kafeyle temasımı sürdürerek, yeni bir mahalleye geçiş yaptım hep. Uzun sürelerle yaşadığım için de, aidiyet bağım kaldı/oluştu hepsiyle; Lice’li Yaşar teyze, Berber Yusuf, Radyo Anki’nin spikeri bakkalım Murat, öğretmenlikten senaryo yazımına geçen Leyla ve canım Rukiye Teyze…

Bir yandan devletleşen ve sıkışılan evimizin içi, bir yandan Tuzluçayır’da yaşanan bir eylem, Tekel İşçileri geldiğinde Sakarya’da geçen günlerimiz/haftalarımız, Gar’da yaşadığımız barış düşmanı katliam sonrası Numune’de geçirilen dayanışma zamanları. Bahçeli’de evimizin bahçesinde ağırlanan çokça dost, birlikte içilen çayların değeri ile Orta Dünya, Narin, Eskici gibi kafelerde oluşan müdavimlikler hep birbirini ezmeden idi. 15-20 yıldır, Siteler’de mobilya işleri yaptığımız Çubuk’lu Lokman Usta ile detay konuşurken, yardımcısı Durali Usta’nın eşiyle yaptığı Çubuk turşusu ve taze patatesle, gidip onları toplamaya yardım etmemle birlikte, yukarıda dile getirdiklerim, tüm kentin evim gibi olmasını belirleyenler.

BC: Benim de Ankara’daki mahalle deneyimlerim parçalı. Diğer arkadaşların anlattıklarından anladığım sanırım Ankara biraz böyle yaşanıyor. Kim olduğunuz, Ankara’da ne için bulunduğunuz ve Ankara’nın geçirdiği dönüşüme koşut olarak belirleniyor bu şehirle nasıl bir ilişki kurduğumuz. Ben hazırlık ve lisans öğrenimim boyunca 13 ya da 14 kez taşındım. Toprak-Su Lojmanları, Keçiören, Konutkent, Mustafa Kemal Mahallesi, Batıkent, Eryaman, Yüzüncü Yıl, Çiğdem, Ballıbaba, Maltepe, Bülbülderesi gibi Ankara’nın çeşitli müstesna semtlerinde farklı uzunluklarda ikamet ettikten sonra doktora dönüşü iki yıl kadar Cebeci’de yaşadım. Sonrasında ise yurtta kalma şansım olmadığından lisans hayatımda hep gıpta ettiğim kampüs içi yaşama geçtim. Halen ODTÜ lojmanlarında kalıyorum. Bundan sonraki durak ise yeni trendi takiben Ayrancı olur diye düşünüyorum. Kaldığım mahalleler dışında kullandığım mekânlar da zaman içinde değişti. Tunus’a doğru çıkıldıkça “mini bar” olarak anılan “sokakta takılan” kuşağın sonuna Konur Sokak’ta yetiştim. Hava güzel olduğunda Meclis Parkı, kışın Konur’daki Ezgi Çay Ocağı, Sakarya’daki Arkadaş Kitapevi’nin kafesi, sonrasında açılan “kültür evi” konseptli diğer mekânlarla Kızılay benim üniversite hayatımı geçirdiğim bir merkez oldu. Doktoradan döndükten sonra bu merkez Kızılırmak, Olgunlar ve Tunus’a doğru kaydı. Tüm bu dönüşüm içerisinde Hatice’nin de işaret ettiği Kitapça bence çok özel bir mekân. Lisansta gidip ders çalıştığım bir kafenin halen açık olabilmesi tüm bu girdabın içinde bana tuhaf gözüküyor. Fırsatımız olursa bence oraya bir yakın Ankara Tarihi Müzesi açalım. 

CE: Ankara’nın değişik yerlerinde hayatımın değişik dönemleri yaşandı. Bol parklı, bahçeli Maltepe’de bir teras katında geçen çocukluğum ve ilk gençliğim, Yenişehir’de edebiyat çevrelerine hevesli bir çıraklıkla geçti. İmge Kitabevi’nin bahçesinde tanıdık bir kalabalıkla geçen Ankara Öykü Günleri, Mülkiyeliler Birliği’nde uzun masalar. Madımak katliamı Ankara edebiyat çevresini usulca dağıttığı gibi çocukluğumu da benim için sona erdirdi.

Lisedeyken ODTÜ’de Bahar Şenliği akşam konserine gitmek yetişkinliğe geçişin bir işaretiydi, üniversite yıllarında ODTÜ, henüz sadece işçi bloklarından ibaret Yüzüncü Yıl öğrenci mahallesi, Sakarya-Olgunlar-Cebeci üçgeni Yenişehir güzergahına eklendi.

Uzun yıllar sonrası dönüşte hemen hemen hiç değişmemiş bir ODTÜ, kentsel dönüşüme uğramış bir Yüzüncü Yıl, eski dostların artık Meclis Parkı’da ‘takılmaya’ değil yaşamaya başladığı bir Ayrancı karşıladı beni. Seğmenler Parkı haftasonu piknikleriyle değil Gezi forumlarıyla hayatıma girdi, belediyeler kent konseyi binalarıyla, sendikalar ve meslek odaları ilkgençliğimizdeki gibi lokalleriyle değil toplantı salonlarıyla. Kızılay’da Ruşen zamanı Tayfa, Araftafaray son yıllarıma damga vuran mekanlar. 10 Ekim memleketin vicdanına ve Ankara’nın kamusallığına bir ağır kara bulut olarak çöktü ama Ankara’nın altkültürleri hala ayaktalar, rap ve reggae camiasından Kabahatler Atölyesi gibi sokak sanatçılarına kadar.

Ankara mahalleleri, mekanları ve insanlarıyla hayatımın çeşitli dönemlerine damga vurdu. Mekanlar, birliktelikler, yöntemler değişse de Ankara’nın kamusal hayatı bir süreklilik gösteriyor ve bu sürekliliğin içine bir yerinden dahil olup kendine bir hayat kurmak mümkün, yine yeni yeniden.

ZE:Ankara’da gözümü açtığım yer ODTÜ ve onunla birlikte Aşağı Ayrancı’ydı. Bir ara bir-iki yıl kadar Dikmen’de yaşadıysam da burası pek de temas edemediğim, geçip gittiğim bir mahal oldu benim için, bu süre zarfında asıl mahallem ODTÜ’ydü. Çok gerilere kadar giden bir kütüphane tutkum var, kısa süreli bile olsa gittiğim şehirlerde kütüphaneleri ziyaret etmeye gayret ederim. Belki de bu nedenle olsa gerek yeni biçilmiş çimenin kâğıt kokusuyla harmanlandığı o güzel kokusuyla ODTÜ Kütüphanesi’nin bu şehirdeki hayatımda çok özel bir yeri oldu, uzunca bir süre çalıştığım çok soğuk ve kimsesiz olmasına rağmen bodrumundaki arşivini bile çok sevdim, çok sonraları Bilkent Kütüphanesi de benim Ankara’mın vazgeçilmez mekânlarından biri oldu. Sokaklarıyla, esnafıyla mahalleliği yaşayabildiğim Aşağı Ayrancı hâlâ bile en sevdiğim semt sanırım. Ha hemen yanına kale civarını, eski Ankara’yı eklemeliyim, orada da her gidişte o güzelim demli çaylarını içtiğim Erzurum Çay Evi ve tabii, toprağı bol olsun, sahibi o güzel insan. Sokaklarda, hele de geceleri dolaşma zevkini bana yaşatan Ayrancı oldu, en çok da Yazanlar ve Güven Sokak. Bu arada şunu da söylemeliyim, sokaklarının numara değil de isimlerinin olması şehrin sıcaklığını hissetmemde çok önemli bir unsur oldu. Günün son seansına bile yürüyerek gidip geldiğim Kavaklıdere Sineması, onun kadar sık olmasa da gittiğim Akün Sineması anılarımda özel bir yere sahip. Sinema deyince Kızılırmak Sineması’nı da unutamam. Kavaklıdere ve Kızılırmak sinemalarındaki festivaller hele de Beyaz Geceler, handiyse Kahire’nin Mor Gülü’ndeki Cecilia gibi hissettiriyordu sanki insana bu sinemalar ve gösterimlerindeki filmler. Bana İzmir’i en çok unutturan Ankara’nın sinemaları oldu sanırım. Siyasal Bilgiler Fakültesi ile birlikte Cebeci, Ankara’daki hayatımın en uzun zamanlarını buralarda geçirdim. Bugüne kadar sürdürdüğüm arkadaşlıklarım, doktora derslerine çalışırken cümbür cemaat bir araya gelmeler, Öğretim Elemanları Sendikası’nı kurarkenki heyecanlarımız, akademinin ne olduğuna dair didişmeler ve tabii son yıllarda giderek şiddetlenen kavgalar hep Siyasal’da oldu, akademik hayatın cefası kadar, belki ondan daha fazla olarak sefasını da güzelliklerini de burada yaşadım. Eryaman’dan Emek’e, Akdere’den Yüzüncü Yıl’a, Abidinpaşa’dan Yücetepe’ye Ankara’nın değişik semtlerinde yaşadım. Her birinde farklı deneyimlerim oldu. Eryaman bana ancak şehrin göbeğinde yaşayabileceğimi öğretti. Akdere ve Abidinpaşa’da bir evden diğer eve yemeklerin, tatlıların taşındığı, apartmanların bahçelerinde çaylı çörekli muhabbetlerin kurulduğu komşuluklar yaşadım. İşte böyle.

F.C.: Galiba bu söyleşinin söyleyenleri olarak bizim profilimizden kaynaklanan bir politik-kültürel coğrafya çıktı karşıma sizi dinlerken. Aktivist, okur, öğrenci, hoca, yazar-çizer, sivil toplumcu, mimar olarak gündelik hayatımızda karşımıza çıkan duraklar birbirine çok benzer. Biraz Tanju’nunki farklılaşıyor. O da mesleği gereği temasta bulunduğu yapı sektörü ve kendisinin sıcakkanlı, konuşkan kişiliğiyle alakalı diye düşünüyorum. Aslında bizden farklı olanı tanımaya fazla imkanımız olmamış. Hadi biraz ileri gideyim, gönlümüz de olmamış pek. Şunu da unutmamak gerek, cinsel kimliğimiz, sınıfımız, kültürümüz de belirlemiş girip-çıktığımız, müdavimi olduğumuz veya temastan kaçındığımız mekanları. Ama yine kendi tecrübem doğrultusunda, yıllardır yaptığım saha çalışmaları ve ailemin benden önceki kuşağının taşrayla ve gelenekle ilişkisinin hala sürüyor olması sebebiyle, siyasetçilerin, akademisyenlerin sık kullandığı tabirle "sokaktaki insana" biraz daha aşina olduğumu düşündüm bu söyleşi vesilesiyle.

Kendi mekanlarımı gözümün önüne getirince, cinsiyetim ve kültürümün belirleyiciliğinde, öğrenci evleri ve okur-yazar abi/ablaların çalışma odaları, kitaplıkları diyebilirim. Selda’nın aksine, aynı okulun mezunu olmamıza rağmen Cebeci Kampusu beni hiç içine almazken, Demirlibahçe’deki öğrenci evleri lisans dönemimin mütemmim cüzü. Patates ve makarnadan ibaret menüler, kitap ve kıyafet değiş tokuşları, umutsuz aşklar, ilk duygusal ve cinsel deneyimlerin travmaları ve hazları... Bir de gelecek hayalleri ve dönemin (Doksanlar’ın başı) hoyrat politik iklimine duyarsız iyimserlik.

Bahar şenliklerinde ODTÜ, inek bayramlarında Mülkiye bahçesi, Dost Kitabevi ve ilk taksitli alışverişin coşkusu, Selda’nın bahsettiği Yeni Sahne’deki oyunlar, AST’ta ilk politik uyanışlar da hesaba katılırsa, benim mekanlarım aile yanında okuyan ve bu açıdan talihsiz bir genç kadının sınırlı mekansal hareketliliğinin haritasını çiziyor. Yüzüncü Yıl efsane gibi anlatılagelen bir yaşam formuydu benim gibiler için mesela. Cebeci Kampüsü’nün beni içine alması ise yıllar sonra hoca olarak oraya dönmemle ve politik-kültürel çeşitliliğin içine gömülmemle oldu.