Jinekoloji ve Obstetrik: Kritik-Klinik Fragmanlar

Özen B. Demir

Sayı: 155, Sayfa: 51-56

(i) Geçtiğimiz Nisan ayında, Kaos GL’nin web sitesinde (kaosgl.org) Aslı Alpar’ın teşvikiyle, “Jinekolog Muhabbetleri” başlığı altında bir seri başlatıldı. Hâlen sürmekteyse de, şimdiye dek otuzun üzerinde deneyim paylaşıldı. Şahane bir ortaklaşmacı görünürlük çabası. Bu metnin de ilham manivelası olan bu seri, Türkiye özelinde bir klinik pratik(ler) manzumesinin ortaklaştığı noktaları göz önüne sererken elbette yapısal izdüşümlere de sahip. Bu minvalde, muazzam değeri henüz teslim edilmemiş (telif değil ama tercüme) bir derleme olarak Kadın Sağlığı Hareketinden Sesler’i (Ayizi Kitap, 2014) andırıyor. Bir benzerine, SFK’nın koordinatörlüğünde 2009-2015 arası toplam 28 sayı çıkmış olan Feminist Politika ciltlerinin o içten ‘Nasıl Feminist Oldum’ köşesinde rastlanabilir. Gerçekten de insanların (pro)feminizanlaşması, jinekolojinin dolaylı bir amme hizmeti olarak kaydedilebilir!

(ii) Kitabın ortasından başlanırsa: Gebelik, bir doğal durum değildir. Fizyolojik bir süreç değildir. Gebelik, ölüm riskini göze almaktır. Doğum eylemi ile sona ermeyeceği gibi, lohusalık (puerperium) ve emzirme (laktasyon) ile de bitmeyecektir. Gebeliğin mevcut bir bozukluğa, hâlihazırdaki bir hastalık hâline iyi geldiği/geleceği anlatısı bir galat-ı meşhurdur öyle olmasına, bununla birlikte olsa olsa cinselliğe ve bedene bakışımızdaki biyopolitik cevherin köhneliğini ve kör ufkunu temsil edebilir ancak. Elisabeth Badinter da, ‘iyi ekolojik anne’ temsilini üstlenen (feminist) kadınlardaki doğallık idealine ve idealleştirilen natüralizm nosyonuna değinmişti; değinirken de spontan vajinal doğum esnasında kullanılan epidural anesteziden kimyasal doğum kontrol hapına, hazır mamadan bez ve biberona gösterilen tepkilerden örnekler katık etmişti, o harikulâde eserinde: Kadınlık mı? Annelik mi? (İstanbul: İletişim, 2011). Şimdilik son olarak ekleyelim ki, gebelik ile ‘anne(lik)’in eşitlenmesi de bir başka problematiktir. Annelik meselesini sözkonusu etmiyorum; onu çağdaş anlamda post-feminizmin hinterlandında kabul etmekte yarar var –sözgelimi Kristeva’yı Butler’dan ayıran bir katman olarak ve ötesi.

(iii) Yukarıda anılan dizide Irmak, jinekologların bir söz kalıbına değiniyordu: “[. . .] Ya da en sevdikleri espri olan; “O zaman hamilelik riskimiz yok”. Hayır, varsa bile niye ‘bizim’ onu da anlamış değilim. Sanırım karşılarında LGBT bir birey görmenin tedirginliğini bu espriyle atıyorlar.”

Öyledir: Planlı olmayan gebelikler bir ‘risk’ teşkil eder. Acil servise yapılan başvurularda en sık istenen tetkik, (bir fiziksel travma durumunda kan takviyesine duyulabilecek ihtiyaçla) ‘kan grubu’ndan sonra (gebelik durumunu saptamak adına) ‘beta-hCG’dir. Kadın-doğumun da altın kuralı “önce gebeliği ekarte et” (rule out pregnancy) şeklindedir.

Gebenin takipte olması esastır. Sahiplenilmesi, bir hastane tarafından takibe alınması ve buna sebat edilmesi gerektiği vurgulanır. Gelgelelim bunun da şartları vardır ve kurumdan kuruma değişir. ‘Kaza’ya yer bırakılmaz, bir planlama dâhilinde yürütülür. Buna göre annenin bilmeme lüksü yoktur. Buna göre âdet görmeyen kadının, ezkaza gebe kalmış olma olasılığına istinaden kan serumundan “b-hCG bakılmasını” istemesi (en hafifinden) yadırganacaktır; “acaba” deme ehliyeti yoktur. Yapması gereken, her ‘iyi anne’nin ifa ettiği gibi, folik asit ve elementer demir takviyesi gibi ritüelleri içeren bir bilinçli hazırlığa girmesidir. Gebelik boyunca bir check-list uyarınca hareket etmeli, sakıncalardan uzak durmalı, kontrolüne gitmeli, medikal tavsiyelere uymalıdır. Ödülü ise, aşerdiğinde imdadına koşulacak olması gibi bir ‘pazarlık’ neticesi olan dünyevî imtiyazlar ile cennetin ayakları altına serileceği şeklindeki uhrevî eskatolojidir. Annelik (değil mi ki) bir ‘içgüdü’ iken, içgüdüsünü dışavurmayan, onun gerektirdiği kalıpları benimsemeyen kadın eksik addedilecek, sosyal içerimi ve kabulü feshedilecektir. Bilinmez veya gözardı edilir ki, bir erkeğe belli bir standart dozaj aralığında verilecek östrojen ve oksitosinin titre edilmesiyle pekâlâ aynı ‘içgüdü’yü yaratmak olasıdır. Antroposende hymen (‘kızlık zarı’) ve gebelik üzere kurgulanmış özcü politikalarla bağlanıyor hayatımız. 

(iv) Kadın hastalıkları (jinekoloji) ve doğum bilgisi (obstetrik) bir ihtisas branşıdır. Başka branşlardan pek azının erişebildiği bir otonomiye sahiptir. Bununla, hasta populasyonunun ve hedef/hitap kitlesinin iyi tanımlanmış oluşu kastediliyor. İlaveten, ilgili kliniğe başvuran kadınların genellikle başka bir branşa danışılmadan (konsültasyon) kliniği terk edebileceği bir kapalı düzenekten bahsediliyor. Türkiye özelinde bir kadın-doğum uzmanı, başvuran hastanın beklentileri ve şikâyetlerinin belli bir skalaya denk düşmesi sayesinde pekâlâ belli bir nozolojik çerçevede gezinebilir; tetkiklerini ister, ‘ultrason’unu (USG) ve sâir organik görüntülemelerini (HSG, kolposkopi vd.) icra eder, tedavi planını düzenler. Kadın-doğumun bu otonomik veçhesi, kadın sağlığını bütünsel olarak değerlendirmemeyi de bir komplikasyon olarak beraberinde getirir; sözgelimi kalp-damar (kardiyovasküler) problemler onun için çoktan ikincilleşmiştir. Post-menopozal kadınların hormonal değişime ve yaş(lanmay)a bağlı olarak geçirdiği tablolar, onkolojik hastalar gibi kronik ve kimi endokrinolojik yapısal (konstitüsyonel) vakalar bile (deyim yerindeyse) bir konsültasyon trafiği alışkanlığıyla sürüncemeye bırakılır, devredilir, yokuşa sürülür. ‘Meme’nin jinekolojinin klinik yetki sahasında yer almaması, esamisinin dahi okunmaması yeterince düşündürücüdür; değil mi ki meme kanserinin bir hastalık yükü (burden) olarak sıklığı ve yaşamsal ağırlığı ortadayken. Meme, bütünüyle ve sadece işleviyle vardır; yani içeriğindeki yağ dokusuyla değil, glandüler dokusu ve süt salgılama işleviyle dikkate alınır. Over (yumurtalıklar) ise ovulasyon (yumurtlama) ile vardır; buna göre sağlıklı over, yumurtlayandır. Bu, bize açıkça cerrahî bir kafayı işaret ediyor. Post-menopozda (yani Türkiye açısından 50’li yaşlardan itibaren) rahme de, yumurtalıklara da gerek yoktur; başka bir sebeple batın neşterle yarılsa bile, “artık nasılsa gerek kalmadı” motivasyonuyla (adına TAH-BSO denilen prosedürle) tamamen çıkarılırlar nitekim. Adına da “takım taklavatı toplamak” denir! Organın henüz bilemediğimiz birtakım faydalarının var olabilme olasılığını dahi kabullenmeyen bir özgüvendir bu. Hele ki artık onkolojik cerrahide (bile) radikal yaklaşımlardan, organ koruyucu modifiye tekniklere geçilmişken. Boşuna değil: Kadın-doğum branşının, cerrahinin arkaikleşmiş, kendisini teknik açıdan dahi yenilememiş bir kolu olduğuna dair sayılabilecek çok sayıda delilden yalnızca bir tanesidir bu.

Kadın-doğum, özetlenecek olursa; eksternal genitalya (vulva), vajen, serviks (rahimağzı), uterus (rahim) ile adneks (overler ve salpinks) bilgisidir. Poliklinik başvurularının anlamlı bir yüzdesini gebelik hazırlığı, gebelik takibi, doğum sonrası izlem ve bakım olguları oluşturur. ‘Doğurganlık çağı’ndaki (15-49 yaş) ve hatta özgül olarak 18-34 yaş arasındaki kadınlardır bunlar. Tedavi gebeliği (tüp bebek, IVF) ve takibini de saymak gerekir. Hekimlere açılan malpraktis davalarının çoğunluğunu doğurganlıkla ilgili dosyalar oluşturur. Kısırlık (infertilite), Türkiyeli kadınların ortalama kâbusudur daima. Aylime Aslı, ilgili dizide şunu yazıyordu: “Kistlerle yaşam gündelik yaşam konforunu zaman zaman tamamen sekteye uğratırken, neden olduğu kanamalar, ağrılar ne doktoru ne de halkımızı (forumlarda çikolata kistine sahip olanların tartışmaya açtıkları başlıklarda küçük bir gezinti bunun için yeterli olabilir) gebe kalamama kadar korkutmuyor.”

Hekime de sirayet edecektir bu: Belgin İnan, kişisel interseksüalite deneyiminin tıp kurumlarıyla talihsiz karşılaşmasını uzun uzadıya paylaşmıştı (“Cinsiyet Coğrafyasının Tampon Bölgesi: Intersex”, kaosgl.org, 05.01.2010). Orada şöyle yazıyordu: “Kayda değer tek diyalogumuz doğurganlığımın olmayışıyla ilgiliydi, jinekolog böyle bir şey söylemişti, durumumla ilgili bildiğim tek şey buydu, çocuk yapamayacaktım.”

O hâlde hepsi de ‘kadın’ olan ve dikkate değer bir yaygınlıkla benzer talepleri ifadelendiren bir hasta kohortu, giderek hekimi de biçimlendirir, onu bir ailevî aksiyolojinin sözcüsü ve yönlendiricisi kılar. Hekim, başvuracak her kişiye peşinen sunulacak bir otomatik davranış kalıbı geliştirmiştir. Süfli bir ahlâkçılığa meyleder. Planlı ve istikrarlı gebelikler ister; devlet üretme çiftliklerinden hâllicedir. En çok da regl sancısı ve düzensizliği ile, uzayan kanamalarla başvuran gebelik-dışı hasta gruplarınca deneyimlenecek olan bir psikolojik şiddet sahnelenir. Cinsel aktiviteyi de evlilikle ve penetrasyonla özdeşleyen zihin dünyası, doğal olarak karşı-cinsle evli olmadan aktif bir cinsel yaşantının mümkün olmadığını varsayar. Bekârlığı bakire olmaya denk tutar. Transvajinal muayene (bimanuel palpasyon, spekulum, USG probu, smear fırçası vd.) öncesi hymen perforasyonunun varlığını sorgulamak adına “evli misin(iz)” diye sorar. Hoşnutsuz olduğunda da ansızın abasından “yoksa senin çocuğun olmaz” tehdidini çıkarabilir! Dahası, sırf ebeveyn talebi üzerine, hiç de üstüne vazife olmadığı (ve aslında meslekî cürüm riski taşıdığı hâlde) ‘zar’ muayenesi (‘bekâret kontrolü’) yapabilir ve sağlam (intakt) mı, değil mi uluorta bildirebilir.

Anne figürünü bilmeye ve bilmenin sorumluluğuna davet etmekten bir an olsun vazgeçmeyen hekim, ‘üreme kapasitesinden yoksun’ kadın hastayı, hele de natrans heteroseksüel kadın kontenjanı dışındaki hastalarını yönetmekte zorlanacaktır. Bilmez; hele de bilmemeyi övecek, bilmeye gerek duymamayı (sırıtık bir nemelazımcılık eşliğinde) gerekçelendirecektir.

İşte bütün bu manzara, bize, sağlık çalışanı açısından kültürel/örfî talep eksenli bir ‘yabancılaşma’ ve ‘şeyleşme’den dem vurulabileceğini söyler. Kadın-doğum uzmanının özgünlüğü, talep ekseninde biçimlendiği ölçüde verili sosyokültürel tezahürlerin bir odak noktası oluşundandır. Bu yönüyle etnografik açıdan bir potansiyel kıymeti olduğu su götürmez!

(v) Dr. J. Marion Sims’i düşünürsek, modern içeriğiyle jinekoloji ve obstetrik branşlarının 19. asırda köleler üzerinde yapılan etik-dışı operasyonlarla ortaya çıkışı ile, antikite birikimini bertaraf ederek erkek-egemen bir kraliyet yaldızıyla süslenen tıp kurumunda (15. asırdan beri) ebelik misyonuyla ancak yer bulabilen kadınlar artık büsbütün safdışı bırakılmış oldu. 

Bir tıp okuluna uzun uğraşlar sonucunda kayıt olabilmiş ilk kadın olarak Elizabeth Blackwell’ı bilsek de, ondan 36 yıl önce (1809) Miranda Stuart, erkek gibi görünme yollarına başvurarak bunu başarmıştı. Sırrı ancak ölümüyle ortaya çıkacaktı.

Ne ki tek çiçekle bahar gelmeyeceği için, yerleşik önyargılar ve ayrımcılıklar, o ezelî ‘cam tavan’ handikabı ile sürgit devam ediyordu. Doktor kadınlar iş bulamıyor, çocuk doğurma beklentisi ile öteleniyorlardı. Yahut da ‘hamile kalabilme’ özelliği ve atfedilen o ‘dişil tabiat’, onları iş hayatında dezavantajlı bir konuma sürüklüyordu.

1990’lardan itibaren bu denklem (tıbbî yükseköğrenim özelinde) neyse ki tersyüz oldu. Gelecek onyıllarda, kadın hekimlerin sayısının erkeklere nispetle katbekat fazla olacağı öngörüsü artık teslim edilmiş durumda. Her ne kadar câri jinekoloji pratiğinde hekimin ‘kadın’ veya ‘erkek’ oluşu, hasta nezdindeki travmatik deneyimlerin gerçekliğini pek değiştirmese de: Branşın henüz, ismi hilâfına alabildiğine maskülen bir perspektife sahip olması yüzünden tam da.

Gerçekten de kadın(lık) biyolojisi üzerine hâlihazırda bilinenler, bilinebilecekler değil ama bilinmesi gerekenler ile kıyaslandığında pek yetersizdir. Kadınların sağlığı bir bakıma şansa telif edilmektedir. Hücresel ve moleküler düzeye varan bir ‘fark’tan dem vuruluyorsa, her hücrenin bir cinsiyeti varsa jinekologların bu istikamette (spesifik) bir bilgi ve yaklaşım dağarına kavuşması beklenir. Erişkin-çocuk ayrımında bu beklentinin gereği yapılırken, kadın-erkek farklılığı tıbbî araştırmalarda ve tanısal/terapötik bilgi üretiminde gözardı edilmektedir. Aslında bir yetersizlik itirafı olarak ‘hormonal fluktuasyon’ (dalgalanma) bahanesine sığınılmaktadır. Hâl böyleyken olgun bir pratisyenlik beklentisine girilmesi hüsranla sonuçlanır. Jinekoloji ve obstetrik külliyatında, kadının bir üreme makinesine indirgendiğini saptamak haksızlık olmaz: Kalp-damar hastalıkları, depresyon, akciğer kanseri vd. yakıcı ve mortal problemler, sahiden de sıradışı semptom ve bulgularıyla kadın biyolojisinin kendine has dengesi (peculiarity) içinde özel olarak değerlendirilmez, rafa kalkar. Erkekler üzerine yapılmış çalışmalardan analojilerle yürünür. 1993 yılında NIH (Ulusal Sağlık Enstitüsü), bütçesini kendisinin sağladığı klinik araştırmalara azınlıkların ve kadınların da dâhil edilmesi gerektiğini şart koşmuştu (‘revitalization act’). Bunun doğrudan pratiğe yansıması ise muhakkak ki uzun bir süreyi gerektirmekte. Girizgâh adına şunu not edelim: Sağlığa kadın perspektifinden bakma çabasının öncülerinden olan Dr. Paula Johnson, TED-Women’da konuşmuştu (2013). Hassaten ‘kalp-damar hastalıkları ve kadınlar’ başlığı için de, Dr. C. Noel Bairey Merz’in o çarpıcı konuşmasına (2011) yine internet ortamında erişilebilir.

(vi) Karen Horney’in de yeri geldikçe selâmlayıp durduğu Wilhelm G. Liepmann, Hitler Almanyası’ndan kaçarak aynı yıl (1933) başlatılan üniversite reformu kapsamında İstanbul Üniversitesi’ne gelmiş Alman Yahudisi akademiklerden biriydi. Jinekoloji kürsüsünün başına ordinaryüs profesör olarak geçti. “Sosyal jinekoloji” kavramını daha Almanya’daki yıllarında ortaya atmış, adına bir de enstitü kurulmuştu. Asıl ilgi sahası gebelik ve doğumdu. Gebe profilini inceledi, doğum esnasındaki asepsi kurallarının gelişmesini sağladı, kısırlıkla ilgilenmeyi ‘görev’ bildi. Bir “nüfus politikası” tabirini dilinden düşürmedi. Türkiye’de, o savaş sonrası dağınıklıkta bir ‘ulusal politika’ olarak benimsenen doğum oranını artırma ve doğanların sağlığını koruma idealine sımsıkı sarıldı. 1937-38 Üniversite Konferansları dizisinde şöyle diyordu: “Sağlam bir gelecek, sağlam kadınlarla elde edilebilir. Bu nedenle kadının sağlığı, bir milletin en büyük sermayesidir ve bu sermayeye Türkiye’den daha fazla muhtaç hangi millet vardır?”

Türkiye özelinde bir jinekoloji hafriyatı yapılacaksa, Liepmann’dan bir kuşak öncesine rastlayan Besim Ömer Akalın’ı (ve belki Asaf Derviş Paşa’yı ve Behçet Ata’yı) ziyaret etmek elzem olacaktır. Besim Ömer Paşa Hilâl-i Ahmer’in kurucularındandı, askerî hekimdi, harp zamanında hastabakıcının vazifeleri üzerine eğitimler verdi, ebeliği kurumsallaştırdı, bebek ölümlerine, hijyene ve çocuk sağlığına eğildi, ilkyardım (samaritan) bilgisini yaygınlaştırdı. Sağlık okuryazarlığıyla ilgili yayınlar (sağlık yılları) çıkardı, verem ve kolera başta olmak üzere salgın hastalıklarla mücadele etti. Onun da temel ilgisi doğum bilgisi (fenn-i vilade) üzerineydi; ilk doğum kliniğini açtı. İlgilendiği konular etrafında irili ufaklı onlarca eser yazdı: Türk Çocuğu Yaşamalıdır, Türk Çocuğunu Nasıl Yaşatmalı, Nüfus Siyaseti, Ukum ve İnanet (Kısırlık ve İktidarsızlık) vd.

(vii) Sylvia Plath şöyle yazmıştı: “Kadın düşmanlarının kadınları nasıl aptal yerine koyabildiklerini anlamaya başlamıştım. Kadın düşmanları tanrı gibiydiler: İncitilemez ve tepeden tırnağa güçlü. Yeryüzüne iniyor ve sonra gözden kayboluveriyorlardı. Ele geçirmek olanaksızdı onları” (Sırça Fanus, İstanbul: Can, 1987, s. 111-2). Sevginin karşıtı, bir lügât yanılsamasıyla sanıldığı gibi nefret değildir; ‘korku’nun ta kendisidir. O da iğrenme ile, tiksinti ile kol kola seyreder. Homofobi, transfobi, zenofobi tabirlerini düşünelim. Mizojini de aynı yere varır: Jinofobiden alır demini. Regl periyodunun bir hastalık tasviriyle yersizce yan yana anılması da bununla ilişkilidir. Mizojiniye ve kaynaklarına dair Batı düşüncesinden akla ziyan (müellifinin ‘yumurtladıkları eşekçe saçmalıklar’ dediği) alıntılarla oluşturulmuş bir derlemeyi işaret edip geçelim: A. Michaux, Kadın Düşmanı Sözlük, İstanbul: Telos, 1996. Salt politikacılar, edebiyatçılar veya filozoflar değil; bilimsel alan ve onun temsilcileri de bu düşünsel artalanın pekâlâ hizmetinde olmuştur. Meşhur bir örnekleme ve kavramsal istismar adına ‘histeri’ tabirini düşünebiliriz. Sevgi Soysal’ın 12 Mart’ı gerçekçi biçimde resmettiği ve cezaevi anılarına yer verdiği Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda (1976) meslekten olanları epey utandıracak kısa ve öz bir ‘Doktor’ bölümü vardır. Oradan nakledelim: “Ben çıkarken, doktorun, komiser hanımla gülüştüklerini duyuyorum. Doktorun, ‘bunlar isterik’ cümlesi ulaşıyor kulağıma. Yanaklarıma öfke basıyor. Güm güm atıyor yüreğim…”  Bir arketip gibi de düşünülebilecek, hâliyle aktarımsal bileşeni de olan (alagmatik) bir sosyal inşadır bu.

Öylesine utanç verici bir gericiliği istihdam etmekteyiz ki, bununla mücadeleye ilkin hak eşitsizliği başlığından başlanmalı belki de. Şu ilkeyi ise yedeğimizde saklı tutmalı: İstisnasız herkes, az evvel anılan ‘fobik’ ilişkilenmeleri her an yeniden üretebilir. Bu sadece insanlar veya gruplar arasında vuku bulan folklorik bir motif de değildir. Sistemik uzantıları olduğu ölçüde sakil bir cürümdür, hak ihlâlidir, verili eşitsizliğe tüy dikmektir. Jess Zimmerman, Erkek Öfkesi Neden Bu Kadar Ürkütücü? başlıklı vurucu yazısında (5harfliler.com, 10.04.2017) şöyle demiyor muydu: “Tarih, bir adam hakkında ‘ama o asla’ diye düşünen kadınların harcanmış bedenleriyle dolu.”

(viii) Bir ters açı olarak, kadınlar indinde jinekoloji kliniğinin uyandırdığı terörü (belki bir ‘projektif identifikasyon’ mekanizmasını imdada çağırarak) düşünebiliriz. Kaos GL’nin yazı dizisinde de bunu doğrulayan çok sayıda örneğin olması şaşırtıcı değil. Mizojinik jinekolojinin kadında korku ve tehdit, basınç ve tahdit uyandırması pekâlâ mümkün ve muhtemeldir –düşmanlık akdi tam da bunu gerektirmez mi? David Cronenberg’in o rahatsız edici filmi Dead Ringers’da (1988) bir ikiz-kardeş jinekolog (Elliot ve Beverly) başroldedir; orada, başka pek çok detay bir yana, jinekolojinin kendisinin nasıl da bir korku mekânına dönüştüğünü (Claire karakteri özelinde) seyrederiz.

Sahiden de muayene koltuğunda, adına ‘çatal’ da denen litotomi masasında kadını tiksinti duygusuna kapılmadan muayene edebilecek jinekolog sayısı yazık ki pek azdır. Hasta-hekim duyguları kaçınılmaz şekilde etkileşimseldir ve birkaç metre-karelik muayenehanede bunun paylaşılması çok sürmez; masadaki hasta da durumun farkındadır. Masada gözlerini yumarak “bitse de gitsem” teslimiyetine savrulduğu çok açıktır. Ezgi, haklı olarak şöyle diyordu: “Kulak burun boğaz doktoruna ağzını açan insanlar, kadın doğum muayenesinde vajinasını görecek olan doktordan korkabiliyor.  Çünkü toplum baskısı, yanlış öğretiler, cinselliğin mahrem ve ayıp olduğu algısı sonunda doğru dürüst sağlık hizmeti alamayan kadınlar yaratıyor.”

Kökenini vasat kültürel altyapıdan alan ve söküp atılmaya gerek duyulmayan o tiksinti duygusu da, hastanın manasızca maruz kalacağı tepkisel ve didaktik bir tavır silsilesi yaratır. Eymen ise şunu kaydediyordu: “Karşılaştığım işini doğru dürüst yapan doktorlar oldu elbet ama inanın sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Başta aile olmak üzere toplumun yaptığı ahlâk bekçiliğini bir doktorda beklememek benim eksikliğim miydi ki? [. . .] Toplumun her alanında ahlâk bekçiliği yapanlardan yeterince canımın sıkılmasının yanında herkesin eşit muamele görmesi gereken sağlık alanında bu işin eğitimini al(ama)mış doktorlarla uğraşıyor olmak da ayrı bir can sıkılması.”

(ix) Lezbiyen, biseksüel, interseks ile trans erkek ve kadınların sağlık hizmetlerine erişim problemi, gerçekten de (aslan payı psikiyatri ve jinekolojiye ait olmak üzere) bir korku atmosferinden kaynaklanır. Homofobik, bifobik, transfobik, ahlâkçı jinekologlar ve kendi ahlâk ilkelerini tıp etiğinin önüne koyan namus bekçisi doktorlar gırla gider. Kaos GL’nin serisinde Semiha, ayrımcılık yaşama korkusunu şöyle ifade ediyordu: “Benim hikâyem jinekoloji muayenesine gidememekle ilgili. Eşcinsel bir kadınım ve bir süredir bazı sorunlarım nedeniyle jinekologa gitmeyi düşünüyorum. Ama düşün, düşün gidemedim doktora.”

Sağlığı geri kazanma süreci de bu durumdan payını alacaktır elbette: Zeynep, paylaşımında, ahlâkçı hekimlerin tavrının yanlış tedaviye ve devamında daha büyük sağlık sorunlarına sebep olabileceğini hatırlatıyordu. Çiğdem de yine, ahlâkçı hekim yüzünden ihtiyacı olan ilaca erişememesini anlatıyordu.

Affedilemez bir etik ihlâl oluşunun ötesinde tanı-tedavi gidişatındaki işbirliğini baltalayacak bir meslek kusuru da olan; hastaya kendi bedeniyle alâkalı herhangi bir işlem öncesinde, işlem sırasında ve sonrasında sürece ve yapıp-edilene dair olanca sadeliğiyle bilgi aktarmamak, neyi ne için yaptığını bildirmemek, bulguları paylaşmamak, kavradığını temin etmemek… “Peki geç bakalım”dan “işlem bitti giyinebilirsin” parantezindeki agresif ve ayrımcı tavırlar; dahası, yazıklanmalar, yozlaşmışlık vurguları, “zamane gençliği” hayıflanmaları, tuhaf bakışlar, yargılayış ve yadırgayışlar, işgüzarlıklar, uyduruk sosyal saptamalar… Sonuç ise başvurudan men edilen, sağlık hakkı gasp edilen insanlardır.

(x) Bu atmosfer, Aligül Arıkan örneğinde en trajik biçimiyle cisimleşmiştir. Korkusu onu doktora gitmekten alıkoymuştu. Nitekim seride de, meslekî deneyimini aktaran bir jinekoloji asistanının kurduğu cümleler şöyle sıralanıyordu: “Ben ilk jinekolog olmaya Ali Arıkan’ı kaybettiğimizde karar vermiştim. Başka trans erkekler, lezbiyen biseksüel kadınlar doktorların çürümüş etikleri yüzünden sağlık haklarından mahrum kalmasınlar diye.” 

Arıkan’ın ölümünün akabinde Voltrans İnisiyatifi’nden yoldaşı Ulaş Sona şöyle konuşmuştu: “Hiçbirimizin bilmediği konularda çeviriler yapan bir aktivist nasıl olur da jinekologa gitmeye çekinir diye sormayın. Bir trans erkek olarak ben de korkuyorum. Sokakta yürürken üzerimize dikilen gözler, sözlü tacizler, homofobiyle, transfobiyle savaşarak geçen hayatlarımız… Eline döviz alıp en mahremini ilan etmek kolay mı sanıyorsunuz? Ali’nin ölümü dolaylı bir cinayettir. Eczacısından doktoruna, hastabakıcısından hemşiresine, tedavi sürecinin her aşamasında kanserin yanı sıra transfobi ile mücadele etmek zorunda kaldı. Bunu parasıyla tedavi olduğu özel hastanede yaşadı. Ya devlet hastanesinde olsaydı?”

Sağlık hizmetine erişimdeki en önemli engeli, sağlık çalışanlarının (ve hekimlerin) heteronormatif önyargı ve varsayımları oluşturur. Sadece orada kalmaz; yönelimler, kimlikler ve biyolojiler ‘tedavi’ edilmeye çalışılır: Trans erkek Gizem, nitekim, translığını östrojen ile tedavi etme niyetinde olan jinekologu paylaşmıştı. Ayşe ise, LGBTİ’lerin homofobik olmayan bir jinekologla karşılaşsa dahi sağlık hizmeti alırken başka korkular yaşadığının altını çiziyordu… 

Başvurmakta tereddüt edilir, dışlanma korkusu yaşanır. Başvurulsa bile açılınamadığı ve çoğu kere ‘klozetten/dolaptan’ çıkılamadığı için, yakınmanın gerektirdiği tanısal ve terapötik süreç sekteye uğrar. Yasal düzenlemenin olmadığı yerde her şey hekimin müktesebatına ve ‘insafına’ kalmış olur. Eşitlik, saygı görme ve mahremiyet hakları ihlâl edilir. Aylin Günkaya, Kaos GL Dergisi’nin ‘Sağlık’ dosya konulu 143. sayısı (Temmuz-Ağustos 2015) için LGBTİ’lerin sağlık haklarına erişimleri konusunda karşılaştıkları sorunları derlemiş, bununla ilgili bir sosyal hizmet araştırmasından bulguları nakletmişti. IV. Ayrımcılık Karşıtı Sempozyum’da da (2015) ‘sağlık (hakkı) ve sağlığa erişim hakkı’ masaya yatırılmıştı.

(xi) Tıbbî muhakeme, ikili (binary) konfigürasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Nedir o ikilikler: Yapı-işlev (doku düzeyinde ‘stroma/matriks’ versus ‘parankim’), kadın-erkek, çocuk-erişkin, normal-anormal… İkilikler halka halka birbirine eklemlenirken bazen tezatlar oluşturur, dikotomi kurar ve böylece yekdiğerini yeniden üretir; bazense bir tasnif telaşı içinde (muhakeme çıkmaza girdiğinde) biyomedikal uhdeyi (ve akaidi) çokça aşarak görünür olanı gayet kaba bir ‘sapma’ya indirger. Sapma ve sapkınlıkların, ucubelerin, anomalinin çoğu kere birer modern sosyal inşa oluşunu ihmal etmek ise tıp pratiğinin sürdürülebilirliğine hizmet eder. Yine moderniteyle birlikte artık endüstriyel ve sektörel bir tıp pratiğinden söz ettiğimize göre, kapitalizmin de aşısını temin eder. Öte yandan bu ikili çakışma ve çatışmalar, bir ‘söylem’ çerçevesinde, Foucaultcu bir “dışlama ilkesi/sistemi” çerçevesinde de değerlendirilebilir pekâlâ (bkz. Söylemin Düzeni, İstanbul: Hil, 1987, s. 23-30).

(xii) Kadın-erkek ikiliği varsayımsal ilkesinin, bir ‘heterotopya’ (ister medikal, ister Foucaultcu karşılığıyla) olarak interseks bedenlerin mevcudiyetiyle çuvalladığına tanık olmaktayız. İnterseksin ise, bu kez işlevsellik adına patolojikleştirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Oysaki cinselliğin üremeye özdeş bir etkinlik olarak kurulumu orgazmı işlevselleştirmiş, oradan bir mastürbasyon suçluluğu üretmiş, sonrasında (denebilir ki) klitoral ve vulvar orgazm sayesinde bu girişim de çöpe atılmayı hak etmişti. O arada cinsel davranışın hazla olan evrimsel ve davranışsal ilintisi ise ta başından beri belirsizliğini korumaktadır. Tüm bu tarihselliğin altında ise, tıbbın yapısal (morfolojik) olana dair o ezelî yetersizlik evhamı yatmaktadır. Dismorfik veya malforme organizma, ana-akım tıbba bizatihi acziyetini anımsatır. Deformasyon (morfolojik kusur), ille defisit (işlevsel/fizyolojik kusur) ile sonuçlanmak zorunda değildir; öyle olduğunda tıbbî muhakeme çıkmaza girecektir. ‘Ucube’ de nitekim, esasında işlevselliğin aksamadığı dismorfik momentlere ait bir kavramsallaştırmadır. Anatomik kadercilik, sahiden de tıbbın en eski kodlarından biri olarak karşımıza çıkar. Doğru olduğundan değil; aksi hâlde medikal yetkenin (yahut tarihsel söylem düzeninin) iflasının gündeme gelmesi tehlikesinden ötürü sığınılmış bir konvansiyondur bu. Kaynağını da bir tür ‘insan mühendisliği’ne duyulan özençte bulur. Sunumu ise eğreti ve suni bir bilimci özgüveniyle, maskeli ve pozcu bir performans sosu ile icra edilir.

(xiii) AKP’nin iktidara geldikten kısa bir süre sonra, uluslararası bir projenin ayağı olarak uygulamaya soktuğu Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın (sağlık ölçütleri bakımından) başat kusurlarından biri olarak ‘performans’ kumkumalığına değinmek gerekebilir. Kısaca göz atmak, manzarayı rakamlarla betimlemek yerinde olur: 2002’de ülke genelinde kişi başına tüm sağlık kurumlarına başvuru sayısı 3 iken, artık 8 küsur seviyesine çıkmış vaziyette. Yine 2002’de yıllık operasyon/ameliyat sayısı 1.5 küsur milyon iken, günümüzde 4.7 küsur milyon… Yılda 1000 kişiye 140 MR (manyetik rezonans) görüntülemesi düşüyor ki, bu bakımdan OECD ülkeleriyle kıyasla birinci sıradayız. Yıllık mamografi –ki, kadınların meme kanseri açısından taranmasında altın standart tanı metodudur- görüntülemesi sıralamasında ise, gene OECD’ye kıyasla son sıralardayız! Toplam yıllık sağlık harcamasında OECD’nin altındayız: Per capitis (kişi başı) yıllık bin dolar civarına tekabül ediyor. Gelin görün ki, oransal olarak tüketici (görüntüleme, laboratuvar, sarf) harcamalarında öndeyiz, fakat koruyucu harcamalarda sonlardayız. Öyle ki 2002’de 700 milyon kutu ilaç, 2015’te ise 2 milyar kutu ilaç tüketilmiş/satılmış; ilaç harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı %40’ın üzerine tırmanmış durumda. Dahası bu rakamlar, resmî bir kurumun, bakanlığa bağlı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün rakamlarıdır.

(xiv) Kendi kendini cüretkârlıkla ifade eden ‘devlet ve siyaset büyüklerinin’ varlığı, “görünen gerçek olsaydı, bilime gerek kalmazdı” diyen Marx’a inat, adeta kaba amprisizmin zaferini muştuluyor! Birkaç yıl evvel kür(e)taj tartışmalarının devlet aklını meydana çıkaran semptomatik tezahürlerini anımsayalım.

Makamında işgâl ettiği süre ile Refik Saydam’ı (bile) egale edebilmiş sağlık bakanının (Recep Akdağ) şöyle bir ifadesi olmuştu: “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar.”

Yine, Meclis İnsan Hakları Komisyonu başkanı da olan bir milletvekilinin (Ayhan Sefer Üstün) hükmü şu şekildeydi: “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum.”

Melih Gökçek ise, kadınlara “ahlâklı olun” direktifini verdikten sonra şöyle sürdürmüştü: “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.”

Kürtaj bir cinayetti, dahası katliamdı (o küstah Uludere benzetmesini anımsayalım). Yine Bülent Arınç’ı dinlemek de, her keresinde, ama her keresinde babacan ses tonu kılıfına sarmalanmış bir nefret, bir homofobi, bir mizojini geçidi değil miydi? Hareketin kurucu figürü Necmettin Erbakan da, 1996 yılındaki bir demecinde şunu söylemez mi: “Zarif bir vücuda sahip kadının erkek gibi ağır işlerde çalıştırılması zulümdür. Kadının vatana yapacağı en büyük iyilik, en önemli görevi çocuğunu iyi bir şekilde yetiştirmektir.” Yine-yeniden mutat bir yerli panorama: Paternalizm ve patriyarka. Cristian Mungiu’nun can sıkıcı bir yasa-dışı küretaj öyküsünü çarpıcı biçimde aktardığı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (2007) filmindeki Çavuşesku Romanyası’nın son yılları gibi, artık gemi azıya almış bir otoriter ve eril tahakküm rejimi. Adlı adınca ve ayan beyan bir ‘T.C.avüz rejimi’.

(xv) Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün yakın zamandaki nüfus ve sağlık araştırmasında (TNSA) ortaya çıkan bulgulardan biri, küretaj oranı azalırken, kendiliğinden düşük (spontan abortus) oranının artmış olduğu şeklindeydi. Küretaj, yıllaryılı devletin ödediği/karşıladığı bir işlemdi. Şu sıralar ise yasal sınır olan onuncu gebelik haftasına kadar olan küretajlar dahi karşılanmıyor. Özel kliniklere mahkûm ediliyor. Oralarda küretaj yaptıracak maddî yeterliğe sahip olmayan kadınlar da bir şekilde doktorlarını, gebeliklerini ‘sorunlu ve riskli’ göstermesi adına ikna ediyor ki devlet desteği alınabilsin. Düşüklerde artış olurken küretajdaki azalma bunu akla getiriyor. Öte yandan özel kliniklerdeki küretajlar da kayıt-dışı kalıyor, rakama dâhil edilmiyor; devlette hekim inisiyatifiyle icra edildiğinde de yine elbette maskeleniyor. Devletten devralınmış bir alışkanlıktır bu: Meslek hastalıkları, iş kazaları ve meslekî kanserler de trajikomik şekilde “sıfır” sayıda değil mi? İntihar ve ölüm istatistikleri de çarpıtılmıyor mu? ‘Doğal’ ex olan hastalar için acil servislerde yahut ‘adlî’ vakalar için savcılığa bağlı adlî tabipliklerde tutulan ‘Mernis ölüm tutanağı’nda, ölüm nedeni olarak o totolojik “kardiyorespiratuvar arrest” (solunum-dolaşım durması) ibaresine ve bunların ölüm belgelerine, defin ruhsatlarına aynen yansımasına tanık olmuyor muyuz? Herkes bilmez mi ki ölen bir insanın kalbi de, akciğer havalanması da durmuştur! Türkiye’de her yıl yaşamını yitiren yüz binlerce insanın çoğunluğu (%60 küsur) son anını hastanelerde geçirirken, neyin maskelenmesidir bu? Yahut hangi zevahirin, sözde-cennetin kurtarılmasıdır?

(xvi) Ölü doğum (stillbirth), düşük (abortus) ve küretaj arasında mutlak bir ayrım yapmak olanak-dışıdır. Kaldı ki abortus, bir başına yekpâre bir şey de değildir: Spontan abortusun missed, insipiens, imminens, septik, rekürren/habitüel gibi türleri vardır; ayrıca indüklenmiş/medikal/terapötik abortus vardır; dahası elektif abortus vardır ki, hukukî hantallık bunca tikel ve gebeye özgü çeşitlenen vakalar yelpazesini tek tek kuşatamayacaktır. Hukuksallaştırma ve hukukî bir içtihat oluşturma çabası bunu her seferinde aşmaya çabalasa da, gün sonunda kendi sınırlarıyla yüzleşir. Bu minvaldeki bir argümantasyonun içini doldurduğu metninde Emre Koyuncu, şöyle yazıyordu: “Kürtaj sorunsalı bir hak-yasak meselesinin ötesinde yaşamın bir diğer alanının hukuksallaştırılması, hukuk alanına transpoze edilmesi ve kriminalleştirilmesi meselesidir [ve bu da] Foucaultcu anlamda belli bir biyoiktidar dispozitifi dâhilinde işlemektedir. [. . .] Tıpkı mastürbasyonun, doğum kontrol yöntemleri kullanmanın ya da yine bir nüfus sorunsalı etrafında ele alınabilecek intiharın yasaklanmasının kâğıt üzerinde kalmaya ‘mahkûm’ olması gibi, kürtaj yasağı da kendiliğinden-isteyerek düşük ayrımının hukuksal olarak bir varsayımın ötesinde mümkün olmaması itibarıyla kendisinden beklenen işlevi tam anlamıyla yerine getirememeye ‘mahkûm’dur” (Kampfplatz, 1/3, 2013, 165-194, s. 192-4).

(xvii) Kadın bedeninin özgürleşmesi yönündeki her bir mücadele aksiyonunun olmazsa olmaz parçası sağlık mücadelesidir. Bu da ‘patriyarkal kapitalizm’in imâ ettiği ilişkiselliği bir analiz nesnesi olarak yerli yerine oturtup, yabancılaştırılmış bedenlerle yeniden barışıklaşarak sistemin manipülatif beden ve nüfus planlaması politikalarını istikrarsızlaştırmaktan geçer. Silvia Federici şöyle yazıyordu: “Kadın bedeni, devlet ve erkekler tarafından temellük edildiği ve emeğin yeniden üretimi ile birikimin bir aracı olarak işlev görmeye zorlandığı oranda, kadınların sömürülmelerinin ve direnişlerinin son zeminidir” (Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, İstanbul: Otonom, 2014). Aynı yaklaşımı, ‘üreme sağlığı’ ile ‘cinsel haklar’ kavramlarının, Tuğrul Erbaydar’ın vurguladığı gibi örtüşen değil, çatışan ve birbiriyle savaşan kavramlar olduğu gerçeğini sırtlayarak bütün bedenselliklere teşmil etmek de mümkün. İnsan bedeninin indirgenemezliği, insan arzusunun özgürleşmesi mücadelesinde direnişin ancak oradan hareketle seferber edilebileceği anlamına gelir. David Harvey yazar bunu, Umut Mekânları’nda (İstanbul: Metis, 2011, s. 125-130).

(xviii) Gazetecilik nosyonu da olan, “gidip bakma”yı salık veren ve eyleme, harekete, olaya odaklanan metoduyla sivrilen Fransız sosyolog Alain Touraine, muhtelif köken ve aidiyetlerden kadınlarla ve sonrasında Müslüman kökenli kadınlarla sürdürdüğü bir dizi söyleşilere ve çalışma gruplarından oluşan bir araştırmaya dayanan kitabı Kadınların Dünyası’nda şöyle yazar: “[Müslüman kadınların kişisel yaşamlarının inşası sürecindeki esas] engel, cinselliğin denetimi, bekâret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle bunun denetlenmesidir. Kadınlar açısından, özellikle Türk ailelerde sıklıkla varolmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. Yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. [. . .] Birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular” (İstanbul: Kırmızı, 2007, s. 211). Acı, tuhaf ama gerçek: 21. yüzyılda ‘kızlık zarı’. Bir uzantısı olarak bir yanda ‘vajinismus’ ve ‘frijit’, öbür yanda ‘impotans’. Utanç verici.

Sağlık çalışanları, başka her özne gibi bir sosyal onaya ihtiyaç duyar, çoğunluğun beğeni ve hükümlerinin öngördüğü biçimi alır (bandwagon etkisi); toplumsal tabu ve ritüellerden, önyargı ve ayrımcılıklardan payını alır. Alır ve yeniden üretir. Birbirini geri-besleyen bu kısır-döngüsel mekanizma bir çırpıda değişmez. Ne ki, ayrımcılığın tahribatının ve utancının çaldığı tiz çanlar kulağımızı tırmalar, ruhumuzu ürpertir. Böylece, giderek toplumsallığın kendiliğindenci varsaydığımız doğasını sorunsallaştırır, kendi alternatif toplumsallığımızı bizzat kurarak onu alt edebilmeyi düşleriz. Burada, demek ki, hak mücadelelerinin esaslı bir siyasal dayanağı da olan o kadim koda varmak durumundayız: Özsavunma. İnsan ömrünün kısıtlılığı, ‘yürümek için ütopya’ (Galeano) kavrayışını istihdam etse de, eğer alelâde bir status quo yaşantısı idame ettirilmeyecekse, suya bırakılmış naif temennileri aşmayı ve eylemeyi gerektirir. Canlı bedenin ötanazi, küretaj, intihar gibi hakları vardır. Ölü bedenin ise yakılma (ihrak, kremasyon) veya onurlu defin (tekfîn) gibi hakları vardır. Kabul edilsin veya edilmesin, ‘hak’ bilinen yolda dosdoğru yürünmeli ve o arada hak gaspçısı haydutlara (burada, ahlâkçı jinekologlara) hak ettiği dersler verilmeli. Kazanımlardan öğrenilen, muktedir ve şürekâsının ‘yetin ve bekle’ ikramına/ihtarına inat, kolektif hareketi ve direnci sürekli kılmaktır çünkü.

1960 yılında nihayet piyasaya sürülecek olan doğum kontrol hapının 1950’lerdeki çalışmalara konu olabilmesinde, aktivist Margaret Sanger’ın katkısını düşünebiliriz. Yahut da aydınlatılmış onam formu (informed consent) veya prospektüsün aslında bir kadın başkaldırısının sonucu olmasını akla getirebiliriz. “Bedenim benim”in Türkçeye has o ikili anlamının tedarik ettiği verimli ilhamla.