“Birlikte Olduğumuzda Her Alanda Kazanabiliriz”

Söyleşi: Nihal Çarıkçı

Sayı: 155, Sayfa: 48-50

Haydar, DTCF Tiyatro Bölümü’nden mezun, İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik Bölümü’nde çift anadal yaptı. Mezun olduğundan beri de sinema ve sosyal medya alanlarında çalışmalar yürütmekte.

Medya çok güçlü bir araç hatta dördüncü kuvvet olarak değerlendiriliyor. Toplumun yaşama biçimini, değerlerini, beğenilerini, dilini kısacası hemen hemen her şeyini belirleyerek çok hızlı bir şekilde yaygınlaştırıyor. Bu nedenle de üzerine çok fazla düşünmek, özgürlüğünü tartışmak, ilklerini belirlemek gerekiyor. Aksi takdirde medyanın gücü faşizmi, cinsiyetçiliği, homofobiyi beslemekte ve her türlü ayrımcılığı derinleştirmekte kullanılıyor. Sizden Türkiye’deki klasik egemen medyanın durumunu değerlendirmenizi istesem neler söyleyebilirsiniz?

Elbette ki yaşadığımız dijital çağda çok önemli bir yer tutuyor medya. Fakat artık inovatifleşen gücünü geleneksel olandan ayırıp yeni medya olarak tanımlıyor, ‘dijital medya’ olarak adlandırıyoruz. Modern dünyanın hikâye anlatıcısı olarak tartışıyoruz bugün dijital olanı. Kısaca belirttiğiniz gibi en yaygınlaştırıcı gücü temsil ediyor dijital medya, bu nedenle devlet geleneği içinde günümüzün en güçlü silahına dönüşüyor. İktidarların olmazsa olmazı hegemonya için çok güçlü bir araç oluyor. Antonio Gramsci’yi yad ediyoruz her devir. Bugün Türkiye içinde bu durum tekerrür etmektedir. Siyasal iktidar yarattığı havuz medyası ve trolleriyle insanlar üzerinde ayrımcılığı keskinleştirmekte, dijital olanda da mahalle baskısıyla faşizan bir ortamı yaratmaya çalışmaktadır. Elbette bu duruma direnenler, dijital çağın olanaklarını faşizme karşı kullananlar da mevcut.

Eğitim ile devam etmek istiyorum. İletişim fakültelerinde -ki siz buna ek olarak tiyatro bölümü hakkında da bilgi verirseniz çok sevinirim- verilen eğitim sizi ayrımcılık, homofobi, nefret suçları gibi konularda bilgilendiriyor mu? Mesleki eğitimler, meslek etikleri, haber dilinin kullanımı vs. hepsini bütüncül olarak düşündüğünüzde aldığınız eğitim yeterli miydi?

Kişisel olarak kendi politik gelişimimi dışarıda -akademi dışı- tamamlayan biriyim. Akademinin sokak ile buluşması konusunda eksikleri olduğunu düşünüyorum. Fakat Ankara Üniversitesi’nin diğer okullara nazaran iyi durumda olduğunu düşünüyorum (Tabii bu KASAUM’un sayesinde.) Mesela şu an bu röportajı sizin bir dersiniz için yapabilmemiz gibi. Hem İLEF hem DTCF’de bu konunun derslerde konu edildiğine çok kez şahit oldum. İLEF’te özellikle ayrımcılığa karşı bir hassasiyet mevcut. Özel olarak bu konu bir ders olarak ele alınmamış olsa da derslerde hep konu edinmişti okuduğum dönemde. Tiyatro Bölümü’nde ise eşcinsel olan birçok arkadaşımla birlikte okudum. Hocalarımızın mülakatlarda (okula özel yetenek sınavlarıyla girildiğinden) pozitif ayrımcılık konusunda özel bir ilgi gösterdiğini tanık oldum ve lisans eğitimi boyunca bu konuda İLEF’e göre daha özgür bir alan olduğundan daha sık konuşulan bir konuydu. Tiyatro’nun politik oluşunun etkisi elbette ki azımsanamaz. Fakat en başta da belirttiğim gibi bu durum benim akademi dışı politikleşmemle de ilgiliydi. Apolitik olan arkadaşlarım belli konularda bütün resmi görmekte hep eksik kaldı, çünkü sadece konu edilip geçilen bir şey olarak kaldı. Önerim ilkokuldan itibaren kendi başına ders olması bu konunun.

Yapılan araştırmalar özellikle klasik medya araçlarında homofobik ve transfobik dilin yaygın olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Önyargı ve kalıp yargılarla harmanlanmış ideolojik temsiller görüyoruz. Toplumsal “normlar”, cinsiyetçi ve homofobik cinsiyet rejimleri medyada yansıtılıyor. Medya bazı kişi ve gruplardan söz ederken kullandığı dil ve ifadelerle onlara karşı önyargılı davranmakta ve önyargıları pekiştirerek onların dışlanmasına ve şiddete maruz kalmasına yol açabilmekte. Bu durumlarda, kitlesel kıyım olaylarının medya tarafından yaratılması hatta şiddetin meşrulaştırılması söz konusu oluyor. Bizim gibi milliyetçiliğin, muhafazakârlığın, cinsiyetçiliğin yoğun olduğu bir ülkede gazeteciler ve televizyoncular yarattıkları tehlikenin farkındalar mı? Bu konuda meslek örgütlerinin yaptığı veya yapabileceği şeyler var mı?

Tabii ki farkındalar. Muktedir oldukları iktidarların istediklerini yapıyorlar, bilerek. Bilinçsizce yapıldığını ya da yanlışlıkla ağızlarından kaçtığı gibi komik düşüncelere kesinlikle katılmıyorum. Cinsiyetçiliğin üretilmesinde en büyük etkendir medya. Onların yarattığı dilin ağırlığını taşıyoruz sırtımızda. Önce hedef gösteriyor sonra öldürüyor o dil bizi. Bakınız yakın günlerimizde Barbaros Şansal olayına. Yarattıkları ayrımcılık kesinlikle bilinçli bir tercih bu nedenle. Meslek örgütlerinin ve alternatif medya organlarının bu konuda çalışmaları var. Bilinçsizce yapılacak tercihlere bir şekilde müdahale etmeye çalışıyorlar.

Öte yandan Batı ülkelerindeki toplumsal ve yasal gelişmeler sonucunda bu ülkelerin iletişim araçlarında da daha çok gey ve lezbiyen, kısmen de travesti ve transseksüellerin meşrulaştırılmış medyatik temsillerine yer verilmekte. Türkiye’de de en azından filmlerde ve dizilerde farklı cinsel yönelimler eskiye nazaran çok daha fazla karşımıza çıkıyor. Fakat bir arkadaşımla konuştuğumda farklı cinsel yönelimlerin ‘esas oğlan ve kızın yanında’ çerez gibi kullanıldığından veya komik, eğlenceli geyler, ‘güvenilir’ ya da ‘gülünç’ translar gibi kalıp yargılardan şikâyet etmişti. Gerçekten bir LGBTİ bireyin hikayesini -filmlerde örnekleri var ama izleyici kitlesi sınırlı- TV’lerde dizi olarak izleyebilecek miyiz?

Günümüzdeki siyasal iktidarın varlığı devam ettikçe ‘parodileştirmenin’ ötesine geçeceğini düşünmüyorum televizyonda, çünkü televizyonun bugünkü işlevine aykırı bu durum, az önce bahsettiğim politik sebeplerden kaynaklı. Fakat sinemada bu hikâyelerin daha fazla işleneceği aşikâr. Hem Avrupa hem de Türkiye Sineması’nda birçok örneği var dediğiniz gibi. Mesele insanlara ulaştırılmasında bu filmlerin, sinemalarda daha çok salonda kendine yer bulmasında. Fakat alternatif seyirciyle buluşma kanalları da gelişiyor. Ankara ve İstanbul’da bu yıl altıncısı düzenlenecek olan Pembe Hayat KuirFest önemli bir adım bu alanda atılmış. İktidardan tamamen bağımsız bir festival ve kendi olanaklarıyla LGBTİ bireylerin hikâyesini beyaz perdeyle buluşturuyor ve her geçen yıl biraz daha büyüyor.

Bir de sosyal medya var. Ben sosyal medyayı biri negatif biri de pozitif olmak üzere iki ayrı yönden ele alıyorum. Birincisi, maalesef sosyal medyada nefret söyleminin çok yaygın olması ve insanları umutsuzluğa sevk etmesi; ikincisi ise internet kullanımının yaygınlaşması ile toplumsal hareketlerin de dönüşmesi, sosyal medyayı, blogları, mail gruplarını kullanarak daha geniş kitlelere yayılması. Sosyal medyanın bu iki özelliği zihnimde durmaksızın bir mücadele halindeler, bazen pozitif yönü bazen negatif yönü ağır basıyor. Peki sizce sosyal medya, toplumsal muhalefeti ve toplumun ötekileştirdiklerini ne yönde etkiliyor?

Çok güzel teşhis ettiniz iki yönlü bir hikâye var ortada. Bizim amacımız pozitif yönünü kullanarak negatif olanı bastırmak ve hikâyeyi kendi lehimize bitirmek. Bu durum mücadelenin sosyal medyada da arttırılmasıyla gerçekleşebilir. Sanal bir sohbet ülkesinden bahsediyoruz sosyal medya deyince, uçsuz bucaksız bir alan artık. Kullanım oranı yediden yetmişe git gide artıyor. Bu alanda yürüteceğimiz mücadelenin de büyümesi gerekiyor. Birey olarak, örgüt olarak her alanda her cümlede yürütülmesi lazım. Tıpkı şehrimizi ya da yaşadığımız mahalleyi terk etmediğimiz gibi bu sanal ülkeyi de terk etme lüksümüz yok maalesef.

2000’lerin başlarından itibaren hem Türkiye’de hem dünyada cinsiyetçilik konusunda kadınlar tarafından örgütlenen ve çok hızlı olumlu sonuçlar alınabilen örnekler yaşadık aslında. Cinsiyetçi, ırkçı vs. ögeler taşıyan reklam, film gibi şeyler karşılaştıkları kitlesel tepkiler nedeniyle geri adım attılar. Özellikle bu bir reklam filmiyse boykot edilmekten korkan reklamverenler daha da hızlı ve net geri adımlar attılar. Bugün çok yaygın kullanılan sosyal medya platformları bu noktada kitlesel duruş sergilemek için çok önemli. Sizce medyaya yapılan bu müdahaleler olumlu sonuç veriyor mu? Ve medyadaki ayrımcılığa karşı daha başka neler yapılabilir?

Bahsettiğiniz somut sonuçlar elimizdeki en güzel mücadele biçimini gösteriyor bize. Tıpkı ticari arenadaki isimleri boykot ile geri adım attırabildiğimiz gibi siyasi arenada da teşhir ile geri adım attırabiliyoruz. Bu sonuçlar mücadele ettiğimizde kazanabileceğimizi gösteriyor, hâlâ! Biz birlikte olduğumuzda her alanda kazanabiliriz. Mesele sorunumuzu paylaşabileceğimiz alanlar yaratmak, mümkün olduğunca çok konuşmak. Yaşanan ayrımcılıkları hep birlikte dillendirmekte. Dillendirirken gündem olabilecek bir dil ve üslupla doğru şekilde olaya yaklaşmaktadır.

Sansür ve otosansür konusu var bir de. İnternet sitelerine erişimin yasaklanması, bazı gündemlerin görünmez gelinmesi, yayın yasakları veya kısıtlamaları, filmlerde ve dizilerde uygulanan sansürler… Ve en nihayetinde suçlanma, cezalandırılma korkusuyla sosyal medyada uyguladığımız oto-sansür. Artık alışmaya başladığımız bu baskı biçimi hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu konuda yapılabilecek şeyler, alınabilecek önlemler neler?

İktidar da boş duracak değil, haksız gücünü kullanacak bu savaşta. Bizi bu savaşta ilgilendiren ilk öncelik oto-sansür. Kendimize uyguladığımız sansürü üzerimizden atmamız ilk yapılması gereken. Sonra bu sanal savaş için yeni yöntemler üretmeli. Nasıl ki sokakta bir mitinge katıldığımızda, en doğal hakkımızı (ifade özgürlüğümüzü) kullandığımız için, bizi yakalamaya çalışan kolluk gücünden kaçıyorsak, bugün, bu sanal ortamda düşündüklerimiz için bizi yargılamaya çalışanlardan da kurtulacağız. Mesele, sözün dile gelmesinde, yüzünü kapatmış bir eylemci gibi var gücümüzle taşı onların istemediği yere atmaya devam etmeliyiz tüm sosyal mecralarda. Bu savaşı onlar başlattığı için içimiz rahat olmalı, var gücümüzle yeni üreteceğimiz mücadele yöntemleriyle savaşmalıyız.