Bir Varmış Bir Yokmuş Dedikleri Çocukluk Olmalı

Özlem Cankurtaran

Sayı: 154, Sayfa: 57,58

Modern dünyanın icatlarındandır çocukluk. Çocukluğun sosyal bir kategori olduğu ve toplumsal olarak inşa edildiği varsayılmaktadır. İşte bu nedenle çocukların ihtiyaçları üzerinden sosyal politikalar geliştirilmesi önerilmektedir. Aslında böylece onların sözlerini dinlemek zorunlu hale gelir ve bu durum, çocukların toplumun pasif alıcıları değil etkin sosyal aktörleri olduğunu da kabul etmeyi gerektirir. Çocukların nasıl etkin sosyal aktör olduklarını düşününce, Türkiye’de özellikle 1980’lerden sonra, sokakta yaşayan çocukların önce iktidar tarafından görünmez kılındıkları ve sonra o dönem çocukların korunmasından sorumlu kamu otoritelerinin pek de alışık olmadıkları farklı hizmet modelleri geliştirmek zorunda kaldıkları aklıma gelir. Türkiye’de yeni geliştirilen çocuk ve gençlik merkezleri yeni açıldığı zaman sokakta yaşayan çocuklar için memleketin gösteriş merakının bir sonucu olarak inanılmaz lüks mekanlar yapıldığı ve hatta çocukların bu mekanlarda kalmak istemediği söylencesi yayılmıştı.

Yukarıda yazdıklarım bugün çocukluk literatüründe yer alan tartışmaların kısacık bir özeti. Ben bugünlerde sosyal çalışma disiplini için en çok kullanılan söylemlerden biri olan “çocuğun iyilik hali” üzerine kafa yoruyorum. Alanda çalışanlar (bunların bir bölümü sosyal hizmet bölümlerinden mezun) bir çocukla ilgili karar alırken bu çocuğun iyilik hali söyleminin içini nasıl dolduruyorlar? Çocukların “söz”lerinin onlarla çalışan yetişkinler tarafından duyulma ihtimali ve dahası kanalları nasıl oluşturulmuştur? 

Henüz Sosyal Hizmet Bölümünde öğrenciyken uygulama dersi için gittiğim çocuk yuvasında 12 yaşına kadar devlet koruması altındaki çocukların şiddet kültürüyle yoğrularak yetiştiklerine tanık olmak oldukça ağır gelmişti. Bir başkası örneğin koruma altındaki bir çocuk yaşadığı kurumdan cezalandırmak için hâlâ bir başka kente gönderiliyor mu, merak ediyorum. Sonraki yıllarda tanık olduğum başka bir olay, bir yetiştirme yurdunda 14 yaşında bir kız çocuğu izinsiz telefonla konuşmuştu ki o zamanlar cep telefonu yoktu. Kurumda ortak kullanılan telefonu kaldırmışlardı ertesi gün. Çocukluktan itibaren şiddet kültürüyle büyüyerek ergenliğe ulaşan çocukların yaşamı daha da güçleşmekte ve o zaman “kışla tipi” kurum modeli diye adlandırılan mekanlarda galiba çocukların yönetimi gittikçe zorlaşmaktaydı. Örneğin bir akşam ergenlik çağındaki kızlar ellerinde sopalarla karşı gruba karşı “savaş” başlatmıştı.

Çocukların “masumiyetlerini yitirdiklerini” söyledikleri çocuk ve gençlik cezaevleri de çocuklarla ilgili en ağır şiddet deneyimlerini dinlediğim mekanlardan bir diğeri idi. Çocukların suç davranışı öncesi ailelerinde yaşadıkları şiddet deneyimleri inanılmaz ağırdı. Bu durum özellikle babalarıyla sevgi bağı kurma şansı olmayan erkek çocukları için giderek özellikle hapishane yaşantısından sonra literatürde belirtildiği gibi hiper erkeklikler inşa ederek yani bir bakıma Tarantino filmlerine taş çıkartacak şiddet sahneleriyle sonlanabilir. Bu çocuklarla yaptığım araştırmalarda hep nedense Bourdieu’nun “kültürel kapital” diye tanımladığı kavramın bu çocuklar için şiddet olduğunu düşündüm. Yani bu çocuklar için şiddet bir süre sonra kendi kültürel kapitallerini oluşturan en önemli özellik oluyordu. Peki bu erkeklik mekanlarında LGBTİ çocukların ne yaşadıklarını sorarsanız, onlar genelde hapishanede izolasyon odalarında yalnız kalarak yeniden cezalandırılıyorlardı. Böylece diğer erkek çocuklardan korunmuş oluyorlardı. Bu arada kızlara ne oluyor diye sorarsanız onlarla ilgi henüz bir araştırmaya rastlamadım. Aslında hemen burada suç davranışı çoğunlukla erkeklerin toplumsal cinsiyet normları gereği bir özelliği ve kız çocukların sayıları az olduğundan, doğrusu onlarla üniversiteler de sivil toplum örgütleri de ilgilenmemişlerdir. Belki bu farklı olanı, azınlıkta kalanı göremeyen bakış açısı sayılı da olsa kişinin/yapının zorlaması ile değişiyor son zamanlarda. Böylece gelecekte onların ne yaşadıklarını da bilme şansımız olur. Onların da seslerini duyarız belki.

Gerçekten çocukların seslerini duyurmaları bizim gibi totaliter ülkelerde neredeyse imkansızlaşıyor. Öte yandan toplumda garip bir biçimde çocuk istismarı konusunda bir duyarlılık gelişti sanki. Bugüne kadar duymadığımız kadar istismar olayı duyuyoruz. Bir bakıma bu kadar çocuk istismarı duyuyor olmak çürüme gibi düşünülebilir ama bence bu konuda toplum artık özellikle cinsel istismarın normalleştirilmesine karşı çıkıyor. Bir başka deyişle bu konuda mücadele eden bir topluluktan söz edebiliriz. Her ne kadar çocuk hakları savunuculuğu yapan derneklerin kapatılması da aynı döneme denk düşse de bir değişim kıvılcımından umutlanabiliriz. Belki bu değerlendirme abartılmış bir iyimserlik taşıyor gibi görünebilir. Ancak söylemek istediğim şey çocuk hakları konusunda özellikle 15 yaşına kadar olanlar için bir bilgilenme söz konusudur. Bu gelişme yine de istismarcıların cezasız kalmasını engellemiyor orası da bir başka gerçek.

Çocukluk toplumsal olarak inşa edildiğine göre bağlamdan kopuk tartışılmaması gereken olgulardan biridir. Burada çocuğun yaşadığı toplumsal sınıf, cinsiyet, toplumsal cinsiyet çeşitliliği, etnik köken ve din gibi değişkenlerden bahsediyoruz. Bir bakıma orta sınıfın çocukluğunun makbul olduğunu ve modern çocukluk paradigmasının yaşama geçirildiğini, bu nedenle de çocukluk yaşantısının normlarının oluşturulduğunu yani hâkim söylemin buradan doğduğunu söyleyebiliriz. Böylece sanki modern dünyanın ürettiği tek tip çocukluk varmış gibi düşünüp işte hapishanelerde kız çocuklarının varlığını, yoksulluk ve ataerkil ideoloji nedeniyle kız çocukların okula gönderilmemesini, transseksüel olduğu için okulu yarıda bırakan vb. çocukları anlayamayız. Bugünlerde Suriye’den gelen kadınlarla yaptığım araştırmada bazı kadınların 12 yaşında evlendirildikleri bazılarının ise 23 yaşlarına kadar bekar kaldıklarını görüyorum. Aslında Türkiye’ye benziyor. Evlendirilme yaşı âdet kanamasının başladığı yaş olarak belirlenmiş. Kadınlar burada kız çocuklarının 18 yaşından küçük yaşta evlenmelerini istemiyorlar. Ancak özellikle 15-18 yaş arası kız çocukları eğitim kurumlarına devam edemiyorlar ve çalışma yaşamına da katılamıyorlar. Bu nedenle kendileri evlenmek istiyorlar. Şimdi bunun öncelikle bir sorun olarak görülmesi ve çözmek için kafa yormak gerekiyor.

Çocukları, hakları olan özneler olarak kabul etmek, öyle kendiliğinden tarihin bir sahnesinde ortaya çıkmış gibi yapmadan, yani tarihsel bağlamından koparmadan mücadele edilerek olanaklı olacaktır.